Puan vermedi·224 syf.··Beğendi
· Dövüş Kulübü, modern dünyanın, tüketim çılgınlığının ve kimlik arayışının yüzümüze tokat gibi çarpan en sert hikayelerinden biri. Kitabın vermek istediği mesaj, sistem eleştirisi ve yeraltı edebiyatının o karanlık, pis kokulu atmosferi kesinlikle çok başarılı. Tyler Durden’ın o meşhur felsefesi, her satırda insanı güncel hayatın acı gerçeklerini sorgulamaya itiyor. Buraya kadar her şey harika.
Ancak ortada çok büyük bir "ama" var; David Fincher’ın filmi.
Eğer benim gibi Dövüş Kulübü'yle ilk kez beyaz perdede tanıştıysanız, Brad Pitt’in o karizmatik Tyler Durden performansını izlediyseniz, Edward Norton’ın o tekinsiz oyunculuğuna hayran kaldıysanız ve yönetmenin o kaotik, karanlık görsel dilini bir kez soluduysanız; kitap ne yazık ki o enerjiyi tam olarak veremiyor. Film hikayeyi öyle bir ritimle, öyle bir müzikle ve kurguyla işliyor ki, zihninizde adeta dinamit patlatıyor.
Kitabı okurken o enerjiyi yakalamayı bekliyorsunuz ama Palahniuk’un tarzı daha kesik, daha minimalist ve bazen daha donuk kalıyor. Filmdeki o hızı, o patlama anlarını sayfalarda ararken "Evet, mesaj çok güzel ama filmden aldığım coşku nerede?" diye sormadan edemedim. Kötü bir kitap kesinlikle değil, aksine çok güçlü bir metin. Ama sinemanın o büyüleyici gücü, bu sefer edebiyatın önüne geçiyor ve kitabın enerjisini biraz gölgeliyor.
Kısacası; Dövüş Kulübü kitabını okumak, çok lezzetli ve felsefi bir yemeği sakin sakin yemek gibi. Ama filmi izlemek, o yemeği havai fişekler eşliğinde bir festivalde yemek gibi bir şey. İlk önce festivali deneyimleyince, sakin bir masada oturmak insana o eski heyecanı vermiyor işte. Yine de Tyler'ın dediği gibi: "Sahip olduğun şeyler, sonunda sana sahip olur." En azından bu mesajı bir de yazarın kendi kelimeleriyle okumak güzel bir deneyimdi.