Puan vermedi·238 syf.··Beğendi
· İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası adlı romanını ilk kez okuduğumda yirmili yaşlarımın başındaydım. Kitabın dili, kurduğu dünya ve gerçekle hayalin birbirine karıştığı o tuhaf atmosfer beni büyülemişti; fakat aradan geçen on yılın ardından aynı kitabı ikinci kez okuduğumda fark ettim ki aslında ilk okumamda yalnızca romanın kapısından içeri girmişim. Bu ikinci okuma, bana yalnızca kitabı değil, yıllar içinde değişen kendimi de gösterdi.
Romanın merkezinde yer alan Uzun İhsan Efendi’nin düş ile hakikat arasında kurduğu dünya, ilk okuduğum dönemde bana yalnızca yaratıcı bir kurgu gibi görünmüştü. Oysa bugün baktığımda Anar’ın asıl meselesinin insanın varoluş sancısı olduğunu hissediyorum. Çünkü romandaki karakterler yalnızca bir hikâyenin kahramanı değil; korkuların, arzuların, açlığın, ihtirasın ve çaresizliğin beden bulmuş hâlleri gibi duruyor. Özellikle Bünyamin karakteri, ikinci okuyuşumda bana çok daha tanıdık geldi. İnsan bazen gerçekten de kendi hayatının içinde bir başkasının rüyasıymış gibi hissediyor.
On yıl önce bu kitabı okurken daha çok olayların peşinden gidiyordum. Efrasiyab’ın gizemi, atlasın sırrı, korsanlar, büyücüler ve İstanbul’un puslu sokakları beni sürüklüyordu. Şimdi ise satır aralarında saklanan yalnızlığı, ironiyi ve ölüm hissini fark ettim. Anar’ın dili hâlâ büyüleyici; fakat artık bu dil bana yalnızca estetik değil, aynı zamanda ağır bir melankoli de taşıyor gibi geliyor. Sanki roman boyunca herkes bir şey arıyor ama kimse gerçekten neyi kaybettiğini bilmiyor.
Kitabın en etkileyici taraflarından biri de zaman karşısındaki direnci bence. Aradan on yıl geçmiş olmasına rağmen roman eskimemiş; aksine ben yaş aldıkça derinleşmiş. Bu durum bana bazı kitapların sabit kaldığını, değişenin aslında okur olduğunu düşündürdü. İlk okuyuşumda hayran olduğum şey kurgu zekâsıyken, bugün beni etkileyen şey insan ruhuna dair söylediği karanlık ve sarsıcı sözler oldu.
İhsan Oktay Anar, bu romanda yalnızca bir hikâye anlatmıyor; diliyle yeni bir gerçeklik kuruyor. Osmanlıca kelimelerle örülü üslubu başta zorlayıcı görünse de romanın atmosferini oluşturan en güçlü unsur tam da bu. Çünkü kitabı okurken insan yalnızca olayları değil, başka bir zamanı ve zihni de deneyimliyor.
On yıl arayla ikinci kez okuduğum Puslu Kıtalar Atlası bana şunu hissettirdi: Bazı kitaplar bir kez okunmaz. İnsan değiştikçe metin de değişir. Ve belki de gerçekten iyi edebiyat dediğimiz şey tam olarak budur; her dönüşte insana başka bir yüzünü göstermesi.