·232 syf.··Beğendi
···Okunma: 11 Mayıs 2026 19:52 Stoner, başka bir diyara yapılan sessiz bir yolculukla başlıyor. William Stoner bir çiftçi ailenin oğlu. Hayatı boyunca toprağın içinde büyümüş, sessizliğin ve alışılmış düzenin içinde yaşamış biri. Bir gün babası ona üniversiteye gitmesi gerektiğini söylüyor. Bu aslında Stoner’ın kendi isteği değil. Babasının isteği. Çünkü babası onun ziraat mühendisi olup toprağın devamını sağlamasını istiyor. Ve Stoner, her zaman yaptığı gibi sorgulamadan bunu kabul ediyor. Böylece hayatındaki en büyük yolculuk başlıyor.
Üniversiteye girdiği andan itibaren bambaşka bir dünyanın içine düşüyor. Daha önce hiç görmediği bir hayat, yabancı insanlar, farklı düşünceler… Orası onun alıştığı dünyaya benzemiyor. Ve burada Archer Sloane ile karşılaşıyor. Bazen insanın hayatını yıllar değil, tek bir an değiştirir. Stoner’ın hayatındaki kırılma da hocasının Shakespeare soneleri üzerine ona sorduğu soruyla başlıyor. O zaman ilk defa kendi varlığının farkına varıyor.
Ziraat mühendisi olmak için geldiği yerde kendini edebiyatın içinde buluyor. Bu onun için yalnızca bölüm değiştirmek değil; bir uyanış. İlk kez kendi içine dönmeye başlıyor. Ne istiyordu? Kimdi? Hayatta neyin içinde var olmak istiyordu? Belki bunları açık açık hiç düşünmedi ama edebiyat onun içinde bir kıpırtı oluşturdu. Daha önce okumadığı kitapları okudu, tanımadığı yazarları tanıdı. Edebiyat onun içine işledi. Ve o anda anlıyoruz ki Stoner aslında doğduğu yere de hiçbir zaman tam anlamıyla ait değildi. Üniversiteye, kitaplara ve edebiyata ait hissediyordu kendini. Çünkü ilk kez orada kendine baktı, ilk kez orada kendi varlığını gördü.
Stoner’ın babasının ölümüne yaklaşımı da çok etkileyici. Ölüm karşısında bile toprağa ve doğaya bakışı var. Sanki orada bir varoluş sorgulaması başlıyor. Çünkü evet, toprağın içinden geliyor ama hiçbir zaman gerçekten yalnızca toprağa ait biri olmuyor. Kendini başka bir yerde buluyor. Onun gerçek aidiyeti edebiyat oluyor. Edebiyat öğretmenliği onun için yalnızca bir iş değil; yaşam enerjisi, yaşama sebebi ve en büyük aşkı hâline geliyor.
Üniversitede kurduğu dostluklar da onu değiştiriyor. Özellikle Dave Masters’ın hayatındaki yeri çok farklı. Masters’ın ölümü Stoner üzerinde büyük bir etki bırakıyor. Çünkü Stoner ölüme yabancı biri. Ölümü hiç savaş alanında ya da hayatın tam içinde düşünmemiş biri. Ama Masters’ın ölümüyle birlikte ölüm kavramını daha farklı görmeye başlıyor. Savaşta değil, düşüncenin ve bilginin içinde de ölümün olduğunu fark ediyor.
Edith Stoner ile William arasında aslında büyük benzerlikler var. İkisi de aileleri ve toplum tarafından belirlenmiş hayatların içine doğmuş insanlar. İkisinin de aile içinde gördükleri sevgi eksik ve sorunlu. İkisi de toplumun istediği bireyler olarak yetiştiriliyor. Ama aralarındaki fark şu: Stoner kendini aramaya çalışıyor, Edith ise hiçbir zaman kendini tanımaya çalışmıyor. Edith aslında hiç tam anlamıyla var olmuyor; yalnızca varmış gibi yapıyor. Kendi içindeki boşluklarda kayboluyor. Kendini toplumun ona verdiği kimliklerle tanımlamaya çalışıyor. Sorgulamadan yaşıyor. Hayatının öznesi değil, seyircisi oluyor. Hiçbir zaman gerçekten kendi hayatının içinde var olamıyor.
Ve Edith, Stoner’ın hayatında sürekli onu aşağı çeken bir etki yaratıyor. Bazı insanlar ilk başta hayatımıza dokunabilir ama onları tanıdıkça bizi yukarı taşımak yerine aşağıya çektiklerini anlarız. Edith de Stoner için böyle biri. Kendi içindeki sorunları Stoner’ın hayatına taşıyor. Hatta onun akademik hayatını bile etkiliyor. Stoner elinden geldiğince yaşamın içine karışmaya çalışıyor; hata yaparak, öğrenerek, yaşayarak var olmaya çalışıyor. Ama Edith yüzünden giderek kendi hayatının seyircisine dönüşüyor. Çünkü bazı insanlar hayatımızda öyle bir baskı oluşturur ki insanı kendi yaşamından uzaklaştırırlar.
Hollis Lomax da çok farklı bir karakter. Aslında o da yalnız biri. O da okuyarak, bilgiyle ve kendi içine dönerek var olmaya çalışan biri. Ama kendi bedensel engelini hayatının merkezine koyuyor. O engelden kurtulamıyor. Ve bunun öfkesiyle Stoner’a haksızlık yaptığını düşünüyorum. İnsan bazen kendi kusurlarına ve engellerine o kadar takılıyor ki gerçek gözünün önünde olsa bile onu göremiyor. İçten içe çürüyen insanlar, dokundukları şeyleri de çürütmeye başlayabiliyor. Lomax biraz böyle biri.
Buna karşılık Gordon Finch çok başka bir yerde duruyor. Finch farklı bir karakter ama özellikle Lomax’a karşı Stoner’ı savunması gerçek dostluğu gösteriyor. Sessiz ama sağlam bir arkadaşlık.
Katherine Driscoll ise Stoner’ın hayatında olduğu gibi sevmenin ve sevilmenin ne olduğunu hissettiren kişi. Evet, onların ilişkisi yasak bir ilişkiydi ama Stoner ilk kez birinin yanında gerçekten kendisi olabildi. Katherine ile ilişkisi olması gerektiği gibiydi; karşılıklı, gerçek ve sahiciydi.
Stoner, anlamı gibi taş gibi bir aradeye sahip. Hayat boyunca sevgiye, bilgiye ve edebiyata tutunmaya çalışan biri. Kopuşlar yaşasa da onu hayata bağlayan şey hep bunlar oluyor. Ama sonunda o da kendi hayatının seyircisine dönüşüyor. Çünkü hayatındaki insanlar ve yaşadığı kırılmalar onu yavaş yavaş kendi yaşamından uzaklaştırıyor.
Grace de bunun içinde büyüyor. Edith’in içsel gerginlikleri kızına da geçiyor. Grace annesinden ve o evin içindeki sıkışmışlıktan uzaklaşmak istiyor. Edith yalnızca kendi hayatına seyirci olmuyor; çevresindeki insanların da kendi hayatlarından kopmasına sebep oluyor. Ve geride derin bir sevgi değil, büyük bir eksiklik bırakıyor. Çoğunlukla kızsam da Edith'e o da kendince çabaladı..
Modern dünya bize sürekli "sıradışı" olmamızı, hep başarmamızı, vitrinde olmamızı dayatırken; Stoner’ın o gösterişsiz aynasını alıp yüzümüze tutuyor. Sıradanlığın da bir ağırlığı, bir onuru ve kendi içinde derin bir hikayesi olduğunu hatırlatıyor okuyucuya..
Sıradışı olan sıradanlık ve öyle bir hayat...