9/10
·188 syf.··
2026 61. kitabı
·
26 saatte okudu
·
Okunma: 10 Mayıs 2026 11:53
İnsan bazen kendinden kaçtığını sanır; oysa kaçtığı şey çoktan arkasına geçmiş, aynı yüzle, aynı sesle, ama daha arsız bir hâlde onu takip etmeye başlamıştır. Dostoyevski’nin Öteki romanı benim için tam olarak böyle bir huzursuzluğun kitabı oldu. Bir insanın kendine benzemekten korkması mı daha acıklı, yoksa kendinden daha başarılı bir “kendi”yle karşılaşması mı, hâlâ karar veremiyorum. Dostoyevski okuyunca insanın içi rahatlamıyor zaten. Hatta bazen şunu düşünüyorum: Bu adam insan ruhunun karanlık odalarına elinde mumla girmiyor, kapıyı kırıp içeri dalıyor. Biz de mecburen peşinden gidiyoruz. Öteki de öyle bir metin. İlk bakışta sıradan, hatta yer yer yorucu bir memur hikâyesi gibi duruyor. Bay Golyatkin adında toplum içinde kendine yer açmaya çalışan, sürekli kabul edilmek isteyen, ama her hareketiyle biraz daha dışarı itilen bir adamın hikâyesi. Fakat Dostoyevski’de hiçbir şey “sadece” değildir. Sıradan bir memur da sadece memur değildir; onun içinde ezilmişlik, gurur, korku, utanç, aşağılık duygusu, kendini olduğundan başka gösterme arzusu ve en kötüsü, bütün bunların farkında olamama hâli vardır. Golyatkin… Sana kızdığım yerler oldu, bunu söylemem lazım. Çünkü insan seni okurken bazen kolundan tutup “sus artık, yapma, daha fazla batırma” demek istiyor. Ama aynı anda sana acıyor da. Çünkü sen kötü biri olmaktan çok, kendini taşıyamayan birisin. Toplumun karşısında eğreti duruyorsun. Bir yere ait olmak istiyorsun ama ait olmayı da beceremiyorsun. Kendini anlatmaya çalıştıkça daha anlaşılmaz oluyorsun. Saygın görünmek isterken daha zavallı, dürüst görünmek isterken daha kuşkulu, normal görünmek isterken daha da tuhaflaşıyorsun. Ve sonra “öteki” çıkıyor ortaya. Bence romanın asıl kırıldığı yer burası. Çünkü Golyatkin’in karşısına çıkan bu ikinci Golyatkin, sadece fantastik ya da psikolojik bir oyun değil. O, Golyatkin’in bastırdığı, kıskandığı, korktuğu, olmak isteyip de olamadığı tarafı gibi. Daha rahat, daha kurnaz, daha sosyal, daha arsız. Yani toplumun ödüllendirdiği ne varsa onda var. Asıl Golyatkin’in yapamadığı her şeyi yapıyor. İnsan burada ister istemez şunu düşünüyor: Bizi yok eden şey bazen eksikliğimiz değil, eksikliğimizi tamamlamış gibi görünen sahte benliğimiz olabilir mi? Yunus Emre’nin “Bir ben vardır bende benden içeru” sözü burada bambaşka bir karanlığa açılıyor. Çünkü içimizdeki ikinci ben her zaman bilge, derin, hakiki bir ben olmayabilir. Bazen içimizdeki ikinci ben, bizim en korkak, en hırslı, en bastırılmış tarafımızdır. Golyatkin’in trajedisi de burada bence. O kendi ötekisiyle tanışınca tamamlanmıyor; parçalanıyor. Çünkü insan kendini tanımaya hazır değilse, içindeki ötekiyle karşılaşmak bir aydınlanma değil, felaket oluyor. Kitabı okurken ister istemez Kafka’nın Dönüşüm’ü geldi aklıma. Gregor Samsa bir sabah böcek olarak uyanıyordu; Golyatkin ise bir gün kendi kopyasıyla karşılaşıyor. Biri bedenen yabancılaşıyor, diğeri ruhen. Ama ikisinin de ortak noktası şu: Toplumun içinde zaten görünmez hâle gelmiş insanlar, bir noktadan sonra kendilerine bile yabancılaşıyorlar. Dostoyevski sanki yıllar öncesinden modern insanın iç bölünmesini sezmiş gibi. Bürokrasi, statü, kabul görme arzusu, aşağılanma korkusu… Bunlar insanın ruhunda öyle küçük çatlaklar açıyor ki, bir süre sonra o çatlaktan başka biri içeri giriyor. Burada Jung’u düşünmemek de zor. Persona dediğimiz topluma gösterdiğimiz yüz ile gölgede bıraktığımız taraflarımız arasındaki gerilim, Golyatkin’de neredeyse ete kemiğe bürünüyor. Golyatkin topluma uygun görünmeye çalıştıkça kendi gölgesini büyütüyor. Bastırdığı ne varsa, “öteki” onun yerine sahneye çıkıyor. Ama Dostoyevski’nin büyüklüğü şu: Bunu bize tertemiz, açıklayıcı, kolay anlaşılır bir psikoloji dersi gibi sunmuyor. Tam tersine, bizi Golyatkin’in zihninin bulanıklığına sokuyor. Okurken yoruluyoruz, sıkışıyoruz, bazen neyin gerçek neyin sanrı olduğunu ayırt etmekte zorlanıyoruz. Ama zaten romanın etkisi de burada. Yine de dürüst olayım: Öteki, Dostoyevski’ye başlamak için en kolay kitap değil. Hatta Dostoyevski’nin büyük romanlarındaki o devasa çarpıcılığı arayan biri burada yer yer sabırsızlanabilir. Bazı bölümler tekrar hissi veriyor, Golyatkin’in hezeyanlı hâlleri insanı yoruyor. Ama bu yorgunluk tamamen boşa değil. Çünkü romanın kendisi de zaten bir ruhsal sıkışma metni. Golyatkin’i okurken rahat edemiyorsak, bunun sebebi metnin başarısızlığı değil; belki de fazla başarılı biçimde huzursuz etmesi. Ben Ötekiyi Dostoyevski’nin en büyük eseri olarak görmem. Ama Dostoyevski’nin ileride nasıl bir karanlığa ineceğinin erken işareti olarak çok değerli bulurum. Yeraltından Notlar’ın huzursuz insanı, Suç ve Ceza’nın vicdanla boğuşan Raskolnikov’u, Karamazov Kardeşler’in inanç, suç ve özgürlük arasında parçalanan karakterleri sanki burada uzaktan ses vermeye başlıyor. Golyatkin onların yanında daha ham, daha dağınık, daha kontrolsüz kalıyor belki. Ama o da aynı büyük sorunun etrafında dönüyor: İnsan kendi içinde kaç kişidir? Bu kitabı okurken kendime şunu sordum: Acaba hepimizin içinde bir “öteki” var da, sadece uygun anı mı bekliyor? Toplum karşısında taktığımız yüz, gerçekten bizi koruyor mu; yoksa bir gün bizi ele geçirmek üzere içimizde büyüyen başka birine mi dönüşüyor? Golyatkin’in hikâyesi bana biraz bunu düşündürdü. İnsan bazen kendini kabul ettirmek için o kadar çok rol yapıyor ki, sonunda rol gerçek kişiyi kovuyor. Kısacası Öteki, kolay sevilecek bir roman değil. Ama kolay unutulacak bir roman da değil. Dostoyevski burada insan ruhunun arka odalarından birinin kapısını aralıyor; içerisi dağınık, havasız, karanlık ve biraz da tanıdık. Belki bu yüzden rahatsız ediyor. Çünkü Golyatkin’e tamamen dışarıdan bakamıyoruz. Onun telaşında, beceriksizliğinde, kabul edilme açlığında, rezil olma korkusunda bizden de bir şeyler var. Ve insanı asıl korkutan şey de bu galiba: Kendi ötekimizle karşılaşmak değil sadece, onun bizden daha iyi rol yaptığını fark etmek.
1000Kitap
ÖtekiFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202530,5bin okunma
·
48 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.