Bu kitabı bitirdiğimde aklımda kalan şey bir hikâyeden çok bir ağırlık oldu. Sanki okuduğum şey bir kurgu değil de, gerçekten yaşanmış hayatların sessizce önüme bırakılmasıydı. En çok da şu soru kaldı bende: İnsan bunların hepsini nasıl taşır?
Kitap bana en çok “insan gibi yaşamak” dediğimiz şeyin ne kadar basit görünüp aslında ne kadar zor olduğunu düşündürdü. Güvende olmak, sevdiklerinle aynı sofraya oturmak, korkmadan uyuyabilmek… Bunlar çok sıradan şeyler gibi duruyor ama bu hikâyenin içinde aslında ne kadar büyük bir şeye dönüştüğünü görüyorsun.
Bir de şu gerçek var: Biz çoğu zaman insanların yaşadığı büyük acıları sadece televizyonlarda birkaç dakikalık görüntülerle görüyoruz. Sonra ekran kapanıyor ve hayat devam ediyor. Ama bu kitap, o birkaç dakikaya sığmayan hayatların gerçekte ne kadar uzun, ne kadar kırılgan ve ne kadar gerçek olduğunu hatırlatıyor. Bu yüzden böyle kitapların daha çok yazılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ancak o zaman gerçekten farkındalık yaratılabilir.
Ama şunu da görmezden gelemem: Böyle bir kitabı yazmak çok zor olmalı. Çünkü insan hem anlattığı acının içinde kaybolmamalı, hem mümkün olduğunca tarafsız kalmalı, hem de kelimelerini çok dikkatli seçmeli. Çünkü bu tür hikâyelerde tek bir cümle bile yanlış anlaşılabilir.
Bu kitap bana şunu bıraktı: Bazı hayatlar sadece yaşanmıyor, taşınıyor. Ve biz çoğu zaman bunun ne kadar ağır olduğunu fark etmiyoruz. Kimsesizler Coğrafyası