Bu kitap ilk başta sadece mektuplardan oluşan sakin bir hikâye gibi görünüyor. Ama ilerledikçe anlıyorsunuz ki aslında her mektup, bir kadının kendi iç dünyasına açılan bir kapı.
Sybil Van Antwerp; güçlü, zeki, kendi ayakları üzerinde duran ama aynı zamanda hayatın yükleriyle yavaş yavaş içine kapanan bir kadın. Hukuk okumuş, kariyer yapmış ve dönemin kadınlara biçtiği sınırları aşmış bir karakter. Ama bütün bu gücün yanında çok ağır kayıplar, yalnızlıklar ve suçluluklar taşıyor.
En çok etkileyen yanı şu: Sybil ne sadece güçlü biri ne de sadece kırılmış biri. Aynı anda ikisi de. Bir yandan komik, yer yer alaycı ve çok canlı; diğer yandan derin bir yasın içinde.
Kitap bana şunu düşündürdü: İnsan bazen tek bir olayla değil, biriken duygularla değişiyor. Ve kadınlık, annelik, kayıp ve suçluluk gibi kavramlar çoğu zaman dışarıdan göründüğü kadar net ya da kolay değil.
Bitirdiğimde içimde kalan şey şu oldu:
Güç dediğimiz şey, hiç kırılmamak değil; kırıldığında bile dağılmadan yaşamaya devam edebilmek.
Sybil tam olarak bunu gösteriyor: Hem yaralı hem ayakta, hem eksik hem de hayatına devam eden bir kadın.
Daha önce yazarın iki kitabını okumuş ve gerçekten çok beğenmiştim. Bu yüzden bu kitaba da beklentiyle başladım.
Kitap, Milarepa’nın yaşamı üzerinden Budizm’de “aydınlanma” fikrini anlatıyor. İçsel dönüşüm, arınma, egoyu bırakma ve ruhsal yolculuk gibi temalar ön planda. Oldukça spiritüel ve sembolik bir anlatımı var.
Ancak benim açımdan aynı etkiyi yaratmadı. Ne yazık ki severek okuduğum bir kitap olmadı. Daha önceki kitaplarına kıyasla bu eser bana daha uzak ve daha soyut geldi.
Yine de farklı bir bakış açısı sunduğu için, özellikle Budizm ve mistik öğretilere ilgi duyanlar için anlamlı bir okuma olabilir.
Sıradan arzular ve hınçlarla yaşayanlar başkasının iyiliği için hiçbir şey yapamazlar. Kendilerine de faydaları dokunmaz. Bu, akıntının sürüklediği birinin diğerini kurtarmayı istemesi gibidir