Üç kitaplık bir serinin ilk adımı olan "Varoluş", arkasındaki o sade kapak yazısından çok daha derin, entrikalı ve mistik bir epik fantezi dünyası sundu bana. Sadece bir kalenin yapılışını değil; kralların, savaşçıların, casusların ve kadim varlıkların kader birliğini okuyoruz.
Kitapta beni en çok yakalayan, tarihi dokunun içine fantastik unsurların kusursuzca yedirilmesi oldu. Burkan'ın yardımıyla devasa taş blokları pamuk gibi kaldırıp burçları inşa ettiği sahnelerdeki mitolojik atmosfer tek kelimeyle büyüleyiciydi.
Ancak hikayeyi derin bir drama dönüştüren kısmı kesinlikle taş ustası Arame ve güzeller güzeli Eritia’nın hikayesi oldu. Tam kavuştukları gün, Eritia'nın düğün gününde hem de yakın arkadaşı tarafından zehirlenerek öldürülmesi ve bu acıya dayanamayan Arame'nin akli dengesini yitirmesi... Bu ihanet ve trajik son, kalenin ihtişamına hüzünlü ve unutulmaz bir gölge düşürüyor.
Tabii madalyonun bir de askeri ve siyasi yüzü var. Palu kuşatmasında tek gözünü kaybetmiş, kılıcını şimşek gibi kullanan "Tuşba'nın Efendisi" savaşçı Rusa gibi karakterler kurguya muazzam bir dinamizm katmış. Üstelik hikaye ilerledikçe anlıyorsunuz ki hiçbir şey göründüğü gibi değil. Nehir kenarındaki o "düzmece kurtarma" operasyonları, içeri sızan ve canını vermekten çekinmeyen gözü kara düşman askerleri, Talina’nın planları... Hikayenin içten çökertme ve ters köşe mantığı...
Unutmadan, siyah pelerini ve kesik parmaklarıyla geleceğe yön veren dürüst Kahin Maxillus efsane bir detay olmuş. Doğruları söylediği için bedel ödeyen bu gizemli karakterin hikayesini okumak ayrı bir keyifti.
Aşkın, ihanetin, kehanetlerin ve mitolojinin harmanlandığı, temposu hiç düşmeyen bir ilk kitaptı. Urartu dünyasının bu gizemli perdesini araladıktan sonra şimdi büyük bir merakla serinin ikinci kitabına geçiyorum!
Varoluşİnanç Özgeninanç özgen