#EmileZola
#Germinal
#İşBankasıYayınları
Merhaba kıymetli arkadaşlarım 🪽
Bugün sizlerle, sayfalarını çevirirken parmak uçlarımıza kömür karasının bulaşacağı, nefesimizin daralacağı yerdeyiz .. Emile Zola’nın Germinal'i ile yerin yüzlerce metre altına, o "yeraltı canavarının" midesine iniyoruz, yazarın deyimiyle Tohumun karanlıkta çatladığı yerin tam kalbine..
Eseri bitirdiğimde zihnimde canlanan sahneler sadece 19. yüzyıl Fransa’sına ait değildi; bizim canımızdan, bizim toprağımızdan karelerdi de aynı zamanda..
Ermenek’te madeni su bastığında o ananın, ciğerimizi yakan "Benim oğlum yüzme bilmez ki, suyun içinde o ne yapar?" deyişini hatırladım..
Zonguldak’ta sedye kirlenmesin diye "Çizmelerimi çıkarayım mı?" diyen o naif, o dev yürekli işçinin titreyen sesini duydum.
Soma’nın o hiç dinmeyen sızısını hissettim..
Soma'dan Ermenek'e, Zonguldak'tan dünyanın dört bir yanına... Alın terini kömür karasına karıştırıp helal lokma peşinde ömrünü o karanlık kuyularda bırakan tüm maden emekçilerini saygı ve rahmetle anarak açıyorum bu kitabın kapağını.
* * * * * * * * *
Zola bizi alıyor, ışığın değil, umudun yokluğu olan , 1860’ların Fransa’sında, o her an kopacakmış gibi duran gıcırdayan derme çatma bir asansör kabinine bindiriyor.
Peki orada bizi neler bekliyor
Aşağı indikçe tükenen bir hava.. zifiri karanlıkta, bizleri yutan bir kuyu..
Ve orada sadece maden yok; orada ciğerlerinden kömür karası tüküren babalar..
Yüzleri is içinde kalmış, çocukluğunu bir vagonun arkasında bırakan sekiz yaşında vagon iten küçücük eller..
Sefaletin ve açlığın içinde onurunu korumaya çalışan insanlar var.
1884 yılında Emile Zola, bir grevi gözlemlemek için o yer altı canavarının midesine bizzat inmiş. İşçilerle aynı havayı solumuş, onlarla aç kalmış, o kömür kokusunu onlarla birlikte iliklerine kadar çekmiş.
Bu yüzden betimlemeleri birer anlatı değil, birer derin yara izi gibi desem yeridir ..
Ve tüm bunları perdelemeden, ağlamadan, olduğu gibi naturel bir şekilde gözler önüne serip anlatıyor ..
İşte bu yüzden okurken emin olun o kömür tozunun boğazınıza dizildiğini, o rutubetli evlerin meyhanelerin ağır kokusunun odanıza dolduğunu hissedeceksiniz.
Mesela o maden işçilerinin aile yaşamını tasvir ederken;
Bir yandan on kişilik ailelerin mahremiyetten uzak, bir leğen suda sırayla yıkandığı o daracık evlerin kokusu bir kez daha genzinize dolarken;
Ekmek bulamadıkları için kahve niyetine içilen o acı hindiba suyu ise boğazınızı yakacak.
Diğer yanda ise lüks içinde, en seçkin şaraplarla , sofralarla ziyafet çeken burjuva sınıfının o şahşaha içinde bulundukları halde o ruhsal açlık ile ;
İşçinin bir lokma ekmek için verdiği o asil mücadele arasındaki tezatlık sizi sarsacak.
İşçiler açlıktan kıvranırken aralarındaki o muazzam dayanışma ve sevgiyle ayakta kalırlarken ;
Maden müdürü ise o şatafatın içinde eşinin sadakatsizliği ve evliliğinin enkazı altında ezilir.
Her ne kadar maddi olarak güçlü olsalarda , ruhen tamamen çürük bir haldedirler..
Fakat Zola burada çok derin bir noktaya parmak basıyor:
Maddi açlık mı daha zordur , yoksa manevi çürüme mi
O an kulaklarımızda maden müdürünün şu sarsıcı sözü çınlıyor "onların yerinde olup sadece ben de aç olduğum için ağlasaydım"
İşte kitap bize bu iki sınıf arasındaki mücadeleyi, bu iki sınıf arasındaki çatışmayı anlatıyor..
Kitap boyunca sadece bir sefaleti okumuyoruz elbette. Fransız Devrimi’nin yankılarını, sanayi çarklarının insanı nasıl bir makina gibi öğüttüğünü ve en nihayetinde o kontrolsüz, açlığın getirdiği devasa “GREV”
Fakat bu öyle planlı, stratejik bir başkaldırı değil; açlığın, yokluğun ve "artık yeter" demenin getirdiği kontrolsüz bir fırtınaya dönüşüdür..
Zola o an bize gösteriyor ki; işçinin önündeki en büyük engel ne jandarmadır ne de patronlar. En büyük engel, yine kendisi gibi aç olan ama korkuya teslim olmuş, ekmeği için kardeşine sırtını dönen diğer işçilerdir....
Yazar tam bu noktada bize şunu söylüyor: "o sömürülenler, kurşunlananlar toprağa gömülmedi . Onlar aslında oraya ekildiler ve bahar geldiğinde filizlenecekler.."
Zola'nın dediği gibi "tohumlar hep karanlıkta çatlar ve germinal o çatlamanın sesidir."
Hazırsanız, o asansör kabinine birlikte binelim. Karanlığın içinde yankılanacak o "Kara Ordu"nun ayak seslerini birlikte dinleyelim.
Peki sizce bugün, o "kapkara insan ordusu" hala yerin altında mı, yoksa tohumlar baş vermeye başladı mı