Bazı kitaplar yalnızca bir hikâye anlatmaz; insanın zihninde uzun süre kapanmayan kapılar aralar. Frankenstein benim için tam olarak böyle bir romandı. Kitabı bitirdiğimde geriye korkudan çok sorgulama kaldı. Çünkü Mary Shelley’nin yarattığı dünya yalnızca gotik bir atmosferden ibaret değil; insanın kibriyle, yalnızlığıyla, bilgi arzusu ve vicdanı arasındaki çatışmasıyla örülü karanlık bir dünya.
Açıkçası kitabı okuma isteğim bir uyarlamayı izledikten sonra başladı. O kasvetli atmosfer ve yaratığın içindeki kırılmışlık hissi beni doğrudan romanın içine çekti. Fakat kitabı okudukça şunu fark ettim: Frankenstein’ın asıl gücü korku yaratmasında değil, insanı kendi zihniyle baş başa bırakmasında saklı.
Victor Frankenstein’ın beni en çok düşündüren tarafı bir yaşam yaratması değil, yarattığı yaşamın yükünü taşıyamamasıydı. Çünkü ortaya çıkardığı varlığa yalnızca bir beden verdi; fakat ona ait olabileceği bir dünya bırakmadı. Belki de romanın gerçek trajedisi tam burada başlıyor. Bir noktadan sonra sürekli şunu düşündüm: Keşke ona bir isim verseydi. Çünkü isim vermek bazen bir varlığı gerçekten kabul etmektir.
Roman boyunca beni en çok rahatsız eden şey de cinayetlerden çok yaratım sürecinin kendisi oldu. Mezarlıklar, kemikhaneler, çürüyen bedenler, parçalanmış uzuvlar… Mary Shelley bunları öyle güçlü bir dille anlatıyor ki insan fiziksel değil, zihinsel bir ürperti hissediyor. Victor’un anatomiyi incelerken aslında yavaş yavaş kendi insanlığından da uzaklaşması oldukça çarpıcıydı.
Fakat kitabın asıl kırılma noktası yaratığın konuşmaya başladığı andan itibaren başlıyor bence. Çünkü karşımızda yalnızca korkulacak bir varlık yok; öğrenmeye çalışan, insanları gözlemleyen, erdeme hayranlık duyan bir zihin var. Hatta kendisini Adem’le kıyasladığı bölümler beni en çok etkileyen yerlerden biri oldu. Dünyaya gözlerini yeni açmış biri gibi davranıyor ama Adem’den farklı olarak sevgiyle değil, korkuyla karşılanıyor.
Ve sanırım romanın en acı tarafı da burada saklı:
İnsan olmayı insanlardan öğrenmeye çalışan bir varlığın, yine insanlar tarafından canavara dönüştürülmesi.
Yaratığın Victor’dan kendisi için bir eş istemesi de beni uzun süre düşündüren bölümlerden biri oldu. Çünkü ilk kez öfkesinin altında yatan gerçek şeyi tamamen açık ediyor: yalnızlık. İnsanlardan artık kabul görmeyeceğini biliyor ve kendisine benzeyen tek bir varlığın bile bütün acısını hafifletebileceğine inanıyor.
Ama tam bu noktada Victor’un korkuları da anlaşılmaz değil. Ya yeni yaratık onu reddederse? Ya insanlara yönelirlerse? Ya kendi türlerini çoğaltırlarsa? Victor’un geleceğe dair duyduğu korku, kitabı yalnızca bireysel bir trajedi olmaktan çıkarıp insanlığın geleceğine dair etik bir sorgulamaya dönüştürüyor.
Bir de kitabın beni en çok etkileyen taraflarından biri, sürekli yeni düşüncelere kapı aralaması oldu. Bilgi insanı gerçekten yüceltir mi? Yoksa insan bazen öğrenebileceğinden fazlasını mı öğrenir? Yaratmak, beraberinde sorumluluğu da getirir mi? Özellikle yaratığın Adem göndermeleriyle birlikte roman yer yer dini, felsefi ve etik sorgulamalara da dokunuyor. 1818 yılında yazılmış bir kitabın bugün hâlâ bu kadar güçlü sorular sordurabilmesi gerçekten hayranlık uyandırıcı.
Yaratığın “Eğer kalplerde sevgi uyandıramıyorsam korku salacağım.” sözü ise sanırım kitabın ruhunu tek başına taşıyor. Çünkü o cümlede yalnızca öfke değil; görülmemişliğin, dışlanmışlığın ve kırılmış bir aidiyet duygusunun yankısı var.
Ve bütün bunları yirmili yaşlarının başındaki ’nin yazmış olması… Gerçekten etkileyici. Aradan geçen yüzyıllara rağmen Frankenstein’ın hâlâ yeniden yorumlanması, yeniden filme çekilmesi ve insanları kendine çekmeye devam etmesi boşuna değil.
Benim için Frankenstein yalnızca bir korku romanı olmadı. Daha çok insanın kendi karanlığıyla yüzleşmesini anlatan, bitirdikten sonra bile zihinde yaşamaya devam eden bir romandı.