Kimilerinin her şeyin bittiğini sandığı, kimilerinin de yeni bir hayatın başladığına inandığı yerde, yüksek duvarlarla gözlerden gizlenmiş eski bir mezarlığın sessizliğinde Aynalı Baba.
Ayna parçaları taktığı sarığı ve cübbesi, teneke parçaları iliştirdiği pejmürde kıyafetiyle tam bir tezat teşkil eden vakara sahip yaşlı bir adam.
Ve Raci..
Pozitivizm ve maneviyat arasında sıkışıp kalmış huzursuz bir genç.
Osmanlı'nın son dönem aydınlarından
Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi, Amak-ı Hayal isimli kitabında buluşturmuştur bu iki karakteri. Kitap, okuru, mürşid-i kamil olan Aynalı Baba rehberliğinde irfana uzanan gizemli bir yolculuğa davet eder. Raci, yolculuğun sonunda hayallerin derinliklerinde kaybolmanın aslında kendini bulmak olduğunu keşfedecektir.
Amak-ı Hayal konusu itibarıyla bir seyri sülûk kitabıdır. Ancak yazım türü olarak hangi kategoriye girdiği tartışma konusu olmuştur. İlk tasavvufî roman olduğunu söyleyenler çoğunlukta olsa da içerisindeki Buda, Zerdüşt, Brahman, Platon gibi İslam dışı unsurların varlığı onu alışılmış bir tasavvuf kitabı olmaktan çıkarmaktadır. Üslup açısından ise her ne kadar roman türüne yakın görülse de modern roman kriterlerine tam olarak uymamaktadır. Bu bakımdan Amak-ı Hayal ne tam bir roman ne de tam bir hikaye kitabı sayılabilmiştir. Muhtevası ise ne sadece tasavvuf ne de sadece felsefedir. Anlaşılan o ki Darulfununda felsefe hocalığı yapan ve tasavvufla iç içe bir hayat yaşayan yazarın bu kitapla amacı, felsefî, tasavvufî ve ahlâkî konulara ait görüşlerini okucuyu sıkmadan bir kurgu dahilinde aktarmaktır. Roman tekniğini ise sadece bir kılıf olarak kullanmıştır.
Amak-ı Hayal iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Raci ve Aynalı Baba'nın tanışmasına ve Raci'nin rüya aleminde yaşadığı olağanüstü maceralara yer verilmiştir.
Raci, bu rüyalar vasıtasıyla tasavvuftaki nefis mertebelerini bir bir aşar. Her bir rüya onu nefsinin karanlık taraflarıyla yüzleştirerek daha yüksek bir bilinç seviyesine çıkarır. Sonunda Raci, benlikten arınıp, "fenafillah" denilen Allah'ta yok oluş mertebesine ulaşarak kemale erer.
Raci, rasyonalizm ve materyalizmin fırtına gibi estiği son asırda ruhunun feryadını susturamayan modern insanı temsil etmektedir. Bu insan bilir ama anlayamaz, arar ama bulamaz. Aynalı Baba ile Raci tanıştığında Aynalı Baba'nın ağzından dökülen şu sözler bunun ispatı gibidir:
"Sen insanlığın ismini gasbetmişsin nurum! İnsanoğlu o kadar aciz o kadar zayıf ve muhtaçtır ki hayatını rica ile geçirir. Raci rica eden, yalvaran insan demektir"
Raci isminin ikincil manası da rücû eden, geri dönendir. Ahmet Hilmi'nin bir seyri sülük yolcusu için bu ismi seçmesi manidardır. Kitabın başında aslından uzaklaşmış, maddede boğulmuş vaziyette hayatın anlamını ve eşyanın hakikatini arayan Raci (rica eden), kitabın sonunda aslına rücu edip beşerlikten kurtularak insan-ı kamil makamına ulaşan Raci ( rücû eden) olacaktır. Bu, zaten herkes için böyle olmalıdır. Çünkü her insanın aslına dönerek Rabbini bulma mükellefiyeti vardır.
Raci, dindar bir annenin itinalı bakımıyla sağlam bir din duygusu ve yıkılmaz bir ahlak anlayışına sahipti.
Son derece zeki olduğu ve iyi bir eğitim aldığı için akranlarından daha bilgili ve her konuda az çok fikir sahibi olan bir gençti.
Ne var ki zamanla bu bilgi yığınının altında ezildiğini ve küfür ile imandan, ikrar ile inkardan, şüphe ile tasdikten meydana gelen garip bir varlık olduğunu hissetmeye başlamıştı. Şüphe denilen ejderha iç dünyasında sağlam dediği ne varsa bir sarsışta yok etmekte ve onu aklen kabul ettiğini kalben inkara, kalben kabul ettiğini de aklen inkara sürüklemekteydi. Artık
ne sadece modern hayatın konforu ona yetmekte ne de kalbinin sesini duymazdan gelebilmekteydi. Arkadaşları gibi dini, mevsimlik bir elbiseymişçesine giyip çıkararak vicdanını rahatlatabilseydi keşke. Bir şeyler eksikti ve içinde büyük bir boşluk vardı. Sefahate dalıp kendini uyuşturmak da derdine çare olmamıştı. Düştüğü bu girdaptan onu kurtaracak birine ihtiyacı vardı. Ama hangi dala tutunsa elinde kalıyordu. Ta ki bir gün yolunun üstündeki o ıssız mezarlıkta tanıştığı Aynalı Baba elinden tutana kadar.
Yaklaşık elli yaşlarındaydı Aynalı Baba. Ayna parçaları yapıştırılmış tuhaf kıyafetinin içerisinde gizli bir hazine gibi duran yumuşaklık, tevazu, hikmet ve vakar adeta Raci'yi büyülemişti. Bu acayip giysili meczubun sözlerindeki büyüklük onu öylesine küçülttü ki içindeki kibir yerle bir oldu. Böylece kemalât yolunda ilerleyecek olan Raci'ye bir mürşid-i kamil olarak ilk dersini vermişti Aynalı Baba: Hiçbir şey göründüğünden ibaret değildir.
Kitabın ilerleyen bölümlerinde Raci her gün Aynalı Baba'yı ziyaret etmeye devam eder. Her ziyaretinde mürşidinin ikram ettiği kahve, üflediği ney ve okuduğu o günkü rüyanın manasıyla uyumlu gazeller eşliğinde hayallerinin derinliklerinde gizemli seyahatlere çıkar.
Dokuz gün boyunca gördüğü dokuz farklı rüya, onu seyri sülük yolunda bir makamdan alıp başka bir makama taşır. Zamanla Raci, tek bilgi kaynağının akıl ve duyular olmadığını, keşif, tahayyül, sezgi gibi başka yetilerinin de olduğunu farketmeye başlayacaktır.
Bu gizemli seyahatler mânâ aleminde gerçekleştiği için her bir unsurun izaha muhtaç sembolik anlamları vardır:
Aynalı Baba'nın aynaları, Allah'u Teala'nın sonsuz isim ve sıfatlarının farklı yansımalarını temsil eder. Vahdet-ivücud felsefesindeki "kesrette vahdet" (çoklukta teklik) ilkesine göre aslında her şey tek bir hakikatin yansımasıdır. Buna göre her bir ayna, hakikatin başka bir yönünü, başka bir güzelliğini yansıtır. Raci bu aynalarda Rabbinin sonsuz cemal ve kudretini tanıyacak ve kendi öz varlığını keşfedecektir.
Kahve bilinç açıklığınn sembolüdür. Her ne kadar bu deneyimler rüya olarak isimlendirilse de kahve ile kendinden geçiş, bu rüyaların sıradan rüyalar olmadığını, farklı bir bilinç halinde yaşanan fizik ötesi deneyimler olduğunu gösterir. Raci'nin kahve içerek uykuya dalması aslında kim uyanık sorusunu da akla getirir. Aklının sınırlarına hapsolmuş uyanıklar mı yoksa gönül aleminin sınırsızlığında seyran eden Raci mi?
Karşılıklı sırlar fısıldanan bir dost sohbetinin vazgeçilmezi olan kahve Raci ile Aynalı Baba'nın artık birer sırdaş olduklarının da sembolüdür. Nitekim Aynalı Baba ilk rüyasından uyanan Raci'den, yaşananların ve bundan sonra yaşanacakların, ikisi arasında sır olarak kalmasını istemiştir.
Ney ise tasavvufta insanın sembolüdür. Ney sesi öz vatanından ayrı düşmüş insanın feryadıdır. Amak-ı Hayal'de ise ruhun dinginliğini temsil eder.
Raci, hayalin derinliklerinde yapacağı bu manevî yolcuğun ilk gününde kahve kokusu ve ney sesi eşliğinde kendinden geçer. Rüyasında Buda'nın rehberliğinde hiçlik dağının zirvesine tırmanmak üzere yola çıkmıştır. Burası arınma makamıdır. Henüz nefs-i emmarede olan Raci, arzu ve isteklerin tahakkümünden arınarak ölmeden önce ölmeyi öğrenmelidir. Yolun ilk yarısını Buda"nın ikaz ve uyarıları sayesinde başarıyla geçmesine rağmen ikinci yarısında tek başına kalınca nefsinin arzularına yenik düşer. Böylece henüz başında olduğu bu uzun yolculuğun çok zorlu olacağını ve bu yolda rehbersiz ilerleyemeyeceğini anlamış olur. Hem zaten manevî yolculuklar da maddî yolculuklar gibi inişli çıkışlı değil midir?
Amak-ı Hayal'i diğer tasavvuf eserlerinden ayıran en önemli özelliği , içerisinde İslam dışı unsurlara yer verilmiş olmasıdır. Zira Raci mânâ alemindeki seyahatlerini bazen Buda, Brahman gibi dünyaca tanınan karakterler rehberliğinde yapmış, bazen de Hürmüz,, Zerdüşt, Ehrimen'le konuşmuş hatta Aristo'nun, Platon'un, Konfüçyüs'ün katıldığı bir toplantıya bile katılmıştır. Müslüman bir şahsiyetin seyri sülûkünü anlatan bir kitapta bu unsurların bulunuşu iki şekilde yorumlanmaktadır.
**Birinci sebep, insanın hakikat yolculuğunun evrensel oluşudur. İnsanın inancı ne olursa olsun hayatına anlam katmak üzere kendini, evreni ve yaşamın amacını sorgulaması fıtrî bir ihtiyaçtır. Bu nedenle hakikati arayış yolculuğu insanın kaderi olmuştur. Buda, Brahman ve Zerdüşt gibi şahsiyetler farklı yollarla olsa da insanlara hakikatin ne olduğunu anlatmaya çalışmışlardır. Her biri, hakikate dair farklı bir pencere açmış ve öğretileri insanlığın ortak mirası haline gelmiştir.
Filibeli Ahmet Hilmi'nin, hiçlik dağının zirvesine götüren yolda rehber olarak Buda'yı seçmesi, onun bu makamın evrensel simgesi oluşundandır. Rüyalarda ismi geçen diğer karakterler gibi Buda'nın da hakikatten bir payı vardır. Ancak bu evrensel yolculukta onun ulaşabildiği son durak 'hiçlik makamı' olmuştur. Halbuki yol daha bitmemiştir ve Raci yolda ilerledikçe aşması gereken daha bir çok durak olduğunu farkedecektir. Nitekim yolun sonunda fenadan bekaya geçecek ve en sonunda Mekke'deki Nur dağında marifet çocuğuyla tanışacaktır.
** İkinci sebep ise Aynalı Baba'nın takip ettiği eğitim metodudur. Genellikle tasavvuf geleneğinde irfan yolculuğu, müride bildiklerini unutturmakla başlar. Ancak Aynalı Baba, Raci'yi onun bildikleri üzerinden terbiye etmeyi tercih etmiştir. Raci, Batı hayranlığının had safhada olduğu Tanzimat döneminde yaşayan iyi eğitim almış entelektüel bir gençtir. Zihninde hiçlik deyince Buda'nın Nirvanası, iyilik-kötülük deyince Hürmüz ve Ehrimen, mantık deyince de Aristo canlanmaktadır. Bunun için Aynalı Baba müridinin zihnindekileri kullanarak her seferinde ona farklı bir ayna tutmuştur. Raci her ne kadar rüyalarında Brahman, Buda, Zerdüşt gibi farklı kişileri gördüğünü sansa da, aslında gördüğü tek şey mürşidi Aynalı Baba'nın farklı kıyafetler giymiş halidir. Zaten zamanla eski bilgilerini bırakacak ve yeni bir bilinç inşa edecektir.
Kemalâta giden yolculuğun ikinci gününde Raci kendini Zerdüşt'ün huzurunda bulur. Temaşa bayramında, iyiliğin temsilcisi Hürmüz'le kötülüğün temsilcisi Ehrimen'in askerleri arasında geçen kıran kırana bir savaşın ortasındadır. Kendisinin de iyiliğin fedailerinden hikmet olduğunu sonradan anlayacaktır. Evvela kötülüğün askeri nifak çıkar meydana ve muhabbete mağlup olur, sonra muhabbet de gazaba. Onun da üstesinden hikmet kılığındaki Raci gelir. Ne var ki sonrasında tuzağa düşer ve nefs-i emmarenin esiri olur. Ama en sonunda aşk çıkar meydana ve herkes ona boyun eğer. Bu rüyada nefs-i levvame makamında olan Raci nefsinin karanlık tarafıyla ilk defa tanışmış ve onunla mücadele etmesi gerektiğini anlamıştır. Ayrıca hem insanın iç dünyasında hem de dış dünyada yaşanan iyilik ve kötülük arasındaki o büyük mücadelenin hiç bitmeyeceğini , aydınlıkla karanlığın her daim iç içe olduğunu , karanlığın aydınlık ile bertaraf edilmesi gerektiğini ve bu dengeyi sağlamanın yolunun da aşktan geçtiğini öğrenmiştir artık.
Devr-i Daim başlıklı üçüncü rüyada Filibeli Ahmet Hilmi sembolik bir dille tasavvufî gelenekteki devir nazariyesine gönderme yapmıştır. Devir nazariyesi ilahî nurun ve ruhun, Allah'tan (c.c.) çıkıp sırasıyla maden, bitki, hayvan ve insan mertebelerine geçmesine, sonrasında ise insanda olgunlaşarak tekrar geldiği kaynak olan Allah'a dönme sürecine verilen isimdir. Raci, vahdet-i vücud felsefesiyle çıktığı bu yolculukta, cismi ve cinsiyeti olmayan ruhun aşama aşama bir bedene kavuşması ve sonunda eşrefi mahlukat olan insana dönüşmesini deneyimlemiştir. Böylece bireysel egosundan sıyrılarak evrensel bütünün parçası olduğunu anlamış ve nefs-i mülhime makamına ulaşmıştır.
Ertesi gün bir alime ait olan ve başında iri bir kavuk bulunan bir mezar üzerine uzanmış halde dalar dördüncü rüyasına. Gözlerinin yerinde arpacık soğanı olan dört ayaklı bir topluluğun bin seneden beri bekledikleri reisidir. Edebiyat, felsefe, ilahiyat ve sanatın her dalına büyük önem veren bu yaratıkların, Tanrı, alem ve alemin yaratılışı gibi konularla ilgili ciddi tartışmalarına şahit olur. Arpacık soğanına benzer gözleri yüzünden göremedikleri şeyler hakkında söyledikleri koca koca laflara kahkahalarla gülmekten kendini alamaz. Uyandığında Aynalı Baba'dan duydukları o günün rüyasından alması gereken dersin özeti gibidir:
"Işte maddenin hakikatiyle kıyaslandığı zaman insanların ilmi Tantan'ın keşfine benzer. Sonuna kadar da bu böyle devam edecektir. Çünkü insanların gözü gerçekleri görme hususunda ancak bir arpacık soğanı kadar değer taşır."
Rüyadaki arpacık soğanı, kat kat yapısı nedeniyle insanın hakikatle arasında bulunan perdeleri simgeler. İnsan bu perdeleri tek tek kaldırmadıkça manaya ulaşamaz. Yaratıkların dört ayaklı oluşu da hayvanî nefisten kurtulamamış insanın sembolüdür.
Raci, beşinci gün daldığı rüyada kendisini Ayasofya Camiinin müezzini
olarak bulur. Sabah ezanını okuyamaya hazırlanırken Anka Kuşu tarafından kaçırılır. Tam bir yıl Anka'nın sırtında Kaf Dağı'nın ötesine geçerek alemi gezer, farklı gezegenler görür, değişik varlıklara şahit olur. Anka Kuşu’nun Raci'ye söylediği şu sözler evrenin sonsuzluğunu ve bu alemin aslında bir azamet sahası olduğunu göstermektedir: “Hey çocuk! Alimlerimizin keşfettiği binlerce
alemden henüz milyonda birini bile seyretmedik! Milyonlarca sene olanca hızımızla dönüp dursak bile kainatın sadece bir mahallesini gezmiş oluruz.”
Bu olağanüstü genişlik ve azamet karşısında Raci'nin idrakı alt üst olur ve gönlü hayranlık ve hürmetle dolar. Raci arttık hayret makamındadır.
Rüyadaki güneş meteforu ise insan aklının sınırlarının ötesini yani sidretü'l münteha'yı simgelemektedir.
Sonraki gün Raci, altıncı rüyasında bir Hint padişahının on sekiz yaşındaki oğludur. Ülkesine
yedi yılda bir gelen ve insanlara 'Bu kervan nereye gidiyor?' diye soran bir ejderha yüzünden herkes korku içerisindedir. Ejderha sorusuna cevap alamayınca her defasında yedi delikanlı ile yedi bakire kızı kurban olarak almaktadır. Sorduğu sorunun cevabını ise sadece Kaf Dağı’nda yaşayan Anka Kuşu bilmektedir. Raci o cevabın peşine düşer ve uzun maceraların sonunda, her daim yürümeye mahkum olan bu kainatın, kemâle doğru yani ilahî güzelliğin sırrına doğru akıp gitmekte olduğunu öğrenir.
Sembolik anlatımın bolca kullanıldığı bu rüyada ejderha nefsi simgelemektedir. Nitekim rüyanın sonunda aradığı soruların cevaplarını bulmak suretiyle terbiye edilen nefis peri kızına dönüşerek Raci'ye yoldaş olmuştur. Raci bu rüyada önceki rüyalarının aksine nefsiyle savaşmamış, onun aydınlık yönünü ortaya çıkarmıştır.
Ejderhaya kurban edilen gençler ise nefsi emmarenin emrinde masumiyetini yitirmiş insanları temsil etmektedir.
Anka kuşu yani Simurg, tasavvufta genellikle Zât-ı İlahi'yi ya da hakikate ulaşmış olan İnsan-ı Kamil'i simgeler.
Kaf Dağı ise, mitolojide dünyanın çevresinde bulunduğuna inanılan dağdır. Tasavvufta da hakikat yolculuğunda benliği aşarak ulaşılabilecek en uzak menzili ifade eder. Başka bir ifadeyle Kaf dağı görünen alemin ötesinin, Anka ise insanın öz varlığının sembolüdür.
Seyr-i sülûkünde ilerlemeye devam eden Raci yedinci günün rüyasında Cabülka şehrinde, duvarları ve tavanı gümüşten bir evdedir. Alnının ortasında tek bir gözü, göğsünden çıkmış tek bir kolu, ve direk misali bir de ayağı vardır. Hiç de memnun olmadığı bu durumdan kurtulmak ve iki gözlü, iki ayaklı ve iki kollu olmak için Cabülka şehrinden Cabülsa’ya gitmesi gerekmektedir. Oraya gitmek için baş hakime önceden dilekçe vermiş olduğu kendisine söylense de bu dilekçeyi verdiğini bir türlü hatırlayamamaktadır.Tam yedi sene süren bir yolculuktan sonra Cabülsa şehrine ulaşır. Burada bulunan İrfan cennetinin güzelliğine hayran kalır, azamet denizindeki tecellî şelalesi ise aklını başından alır. Ucu bucağı olmayan bir denizden beslenen bu şelaleden akan su, bir fındık kabuğunun içine dökülmesine rağmen kabuk bir türlü dolmamaktadır. Rüyanın sonunda Raci artık iki göz, iki kol ve iki ayağa sahiptir.
Cabülka ve Cabülsa, İslam mitolojisinde ve özellikle tasavvuf geleneğinde dünyanın uç noktalarını temsil eden iki hayalî şehirdir. Cabülka şehrinin dünyanın en doğu ucunda, Cabülsa şehrinin ise dünyanın en batı ucunda yer aldığına inanılır.
Amak-ı Hayal'de bu iki şehir, insanın içsel yolculuğunda ulaştığı manevi makamları ve idrak sınırlarını sembolize eder. Cabülka gümüştendir, duyular alemini ve zahirî bakış açısını, Cabülsa ise manevî alemi ve batınî bakış açısını simgeler. Başlangıçta tek gözlü, tek kollu ve tek bacaklı olmak, sadece duyulara ve her şeyin görünen tarafına bağlı kalınan bir idrak seviyesini ifade eder. Sonrasında iki gözlü, iki kollu ve iki bacaklı hale gelmek ise artık içsel derinliğe ve zıtlık gibi görünen şeyler arasındaki bütünlüğü idrak etme seviyesine ulaşmaktır. Bu aşamada Raci artık zahirden batına geçmiş, kesretten vahdete ulaşmıştır.
Rüyada geçen İrfan cennetine giriş nefs-i mülhimeden nefs-i mutmainneye geçişi temsil etmektedir. Cabülsa şehrinin altından oluşu insanın içindeki insan-ı kamil olma potansiyelini;
fındık kabuğundan taşmayan tecelli şelalesi ise Esma-i hüsna'nın sonsuz tecellisinin azameti karşısında alemin küçüklüğünü sembolize etmektedir. Raci'nin baş hakine verdiği ama bir türlü hatırlayamadığı dilekçe ise elest bezmindeki misakın temsilidir.
Sekizinci günde 'Ebedi Bilmece' başlıklı rüyada Raci bir medresede bir üstadın karşısında Çinli bir öğrencidir. Ruhun hakikatinin ne olduğuna dair yanıt ararken kendini fazilet sahibi bir alim olan Brahman’ın tedrisinde bulur. Brahman, bu sorunun cevabını öğrenmek için “ruhu diriler bilemez bunun için ilk önce ölmen gerekir” diyerek yaşarken ölünmesi gerektiğini belirtir. Raci, tam yedi yıl süren ağır bir riyazet döneminden sonra maddî varlığından soyutlanır. Fakat bu, marifet makamına ulaşması için yeterli değildir ve şimdi sırada hiç olmak vardır.
Marifet listesine adını yazdırabilmesi ebedî hayatını da feda etmesine bağlıdır. Yani cennet arzusu da dahil her türlü dünyevî ve uhrevi beklentiden vazgeçmelidir.
Hakikî arif, ne cehennem korkusu ne de cennet arzusu için yola çıkmalıdır. Cemâllullah ve Allah'ın rızası onun tek gayesi olmalıdır.
Raci, Aynallı Baba rehberliğinde geçtiği onca manevî makamdan sonra kendi benliğini, egosunu ve geleceğe dair tüm beklentilerini feda ederek adını listeye yazdırmayı
kabul edecek olgunluğa gelmiştir artık.
Brahman'ın milyarlarca insanın gelip geçtiği dünyada sadece yedi kişinin bu makama ulaşabildiğini söylemesi, marifet (hakikate dair bilgi) yolunun ne kadar zor ve fedakârlık gerektiren bir yol olduğunu göstermektedir.
Her türlü meşakkate katlanarak bu imtihanı da gecen Raci sonunda Nur Dağı'na doğru yola çıkar ve yolda 'Marifet' adındaki yeni doğmuş çocukla tanışır. Artık zihnindeki bütün öğretileri geride bırakmıştır. Nur Dağı, içindeki Muhammedî çocuğun doğum yeri olmuştur.
Raci artık beşeriyetten sıyrılıp insan olarak bu dünyaya tekrar gelmiş tertemiz bir çocuk mesabesindedir. Böylece fenadan bekaya geçiş gerçekleşmiştir.
Çocuk, insanın özünü yani fıtratı temsil eder. Çocuğun kendisinin geveze olduğunu itiraf etmesi ise ulaşılan bu makamın artık ten diliyle değil hâl diliyle konuşma makamı olduğunu göstermektedir.
Raci son rüyasında büyük bir sarayda, küçük bir pencerenin önündedir. Bu sarayın her yerinde küçük pencereler ve kürsüler vardır. Bu kürsülerin her birinde de birer kişi oturmaktadır. Kürsülerden sadece en yüksekte olan boştur. Raci, burada oturan insanları seyrederken beşeriyeti temsilen sefalet içinde zavallı biri girer salona. Derdini anlatır ve mutluluğun ne olduğunu sorar salonda bulunanlara..Her zat, sırasıyla söz almaya başlar. İlk söz alan kişi
Hz. İbrahim’dir. Daha sonra sırasıyla Hz. Musa, Hz. Âdem, Konfüçyüs, Eflatun,
Aristo, Zerdüşt, Brahma, Hz. İsa, Hz. Lokman, Hızır ve Buda mutluluğun ne
olduğunu söyler beşeriyete. Ama o, hiçbirinden tatmin olmaz, perişan ve üzgün bir halde yere yığılır. O anda en yüksek kürsünün sahibi olan Hz. Muhammed (s.a.v) gelir ve mutluğun ne olduğunu söyler:
" Ey beşeriyet! Saadet, hayatı olduğu gibi kabul edip zorluklarına göğüs gererek ıslahı için çaba göstermektir."
Bunun üzerine beşeriyet ayağa kalkarak "Fahri Alem Efendimiz! Beşeriyetin dertlerini anlayan ve bu dertlere merhem olan sadece ve sadece sensin" der.
Raci, dokuzuncu ve aynı zamanda sonuncu günün hayalinden uyandığında Aynalı Baba'nın veda mektubu ile karşılaşır ve çok üzülür. Anadolu’nun her tarafında Aynalı Baba'yı aramaya başlar. Psikolojik durumu tehlikeli delilerinkine benzeyen bir hal alınca Manisa akıl hastanesine yatırılır. Bir süre sonra yolu burada Aynalı Baba'yla tekrar kesişir. Çünkü hastaneye yatırılan yeni delilerden biri de Aynalı Baba'dır. Filibeli Ahmet Hilmi, mürid ile mürşidini bir tımarhanede tekrar buluşturarak delilik ile velilik arasındaki o çizginin ne kadar ince olduğunu anlatmak istemiş gibidir.
Kitabın ikinci bölümü Raci'nin arkadaşı Sami ile birbirlerine yazdıkları mektuplarla başlar. Sonraki başlık Raci'nin akıl hastanesindeki gözlemlerimi içerir.
Amâk-ı Hayal'e ilaveler başlıklı kısımda ise Raci'nin Manisa tımarhanesinden sonraki süreçte gördüğü mânâ dolu rüyalara ve Aynalı Baba'nın ebedî inzivaya çekilmeden hemen önce Raci'ye bıraktığı defterinde bulunan birkaç yazıya yer verilmiştir ki bu yazılar okuyucuya Aynalı Baba'yı daha yakından tanıma imkanı sağlamaktadır.
Resmi kayıtlara geçmemiş bir rivayete göre, Aynalı Baba adında sarığına ve hırkasına muhtelif büyüklükte aynalar asarak gezen bir meczup gerçekten de 19.yy başlarında İstanbul Karaca Ahmet mezarlığında yaşamıştır. Başka bir rivayete göre ise Manisa’da yaşamış, boş bir mezarlığı ve Manisa’nın kimsesiz sokaklarını kendine mesken edinmiştir. Az ama öz konuşan meczuplardan biri olan Aynalı Baba, kıyafetlerine ayna takmasının sebebini soranlara "Benim varlığımda kendi öz benliğinizi seyredin" diyerek cevap vermektedir.
Filibeli Ahmet Hilmi'nin kitabındaki meczup görünümündeki velîye Aynalı Baba ismini vermesi ve Manisa tımarhanesinden bahsetmesi onun da bu rivayetlerden etkilendiğini göstermektedir.
Ahmet Hilmi eserin girişinde bu eseri hakikat düşüncesine tutsak olmuş vicdanlar, aklın ve mantığın çözmekten aciz kaldığı meseleleri merak eden hassas yüreklere ithaf etmiştir.
Bu millet son bir asırda hakikat endişesiyle dolu nice Raci'ler yetiştirmiş ve yetiştirmeye de devam edecektir.
Amâk-ı Hayal, Raci’nin şahsında modern dünyanın karmaşasında ruhunu kaybetmiş insanlığın bu ezelî sancısına deva mahiyetindedir.