·292 syf.··Beğendi
···Okunma: 23 Mayıs 2026 16:24 Kiraz Ağacı bir roman gibi değil de; küle dönmüş bir ülkenin içinden kalan son insan sesleri gibi okunuyor.
Sayfaları çevirdikçe yalnızca iki insanın hikâyesini değil, bir dönemin yanmış vicdanını görüyorsun.
Madımak’ın dumanı hâlâ gökyüzündeyken, devrim sözcüğü insanların omuzlarında ağır bir yara gibi taşınırken, F Tipi cezaevlerinin soğuk duvarları yaklaşırken; bazı insanlar bedenlerini son kaleleri yaptı. Çünkü bazen insanın elinde geriye yalnızca kendi bedeni kalır. Ve onlar, ölüm orucunda açlıktan çok unutulmaya direndiler.
Roman, ölüm orucuna giren iki insanın mücadelesini anlatırken yalnızca politik bir dönemi değil; sevmenin, inancın ve insan kalabilmenin bedelini anlatıyor. Açlık günbegün bedenlerini tüketirken anılar büyüyor: çocukluklar, yarım kalmış aşklar, sokaklar, arkadaş sesleri… Çünkü insan ölmeden önce en çok yaşadığı yerlere dönüyor.
Korsakoff’un sisli karanlığı çöktükçe hafızaları parçalanıyor; zaman birbirine karışıyor. Ama yine de içlerinde sönmeyen bir şey kalıyor: “Bir insan başka bir insanın yalnızlığına ses olabilir mi?” sorusu.
Kitap boyunca hissediyorsun ki aslında ölüm orucu sadece ölmek için değil; “Biz hâlâ insanız” diyebilmek için verilmiş bir savaş.
Ve en acısı da şu oluyor:
Bazı insanlar yaşarken değil, unutulduklarında kayboluyor.
Bu yüzden Kiraz Ağacı’nın her sayfası, dalından kopup toprağa düşen bir kiraz çiçeği gibi. Sessiz, kırılgan ama unutulmayacak kadar gerçek…