·270 syf.··Beğendi
···Okunma: 24 Mayıs 2026 02:39 Venedik’in o meşhur, parıltılı kanallarının hemen arkasında, duvarların ardına gizlenmiş bambaşka ve kapkara bir dünyaya, 16. yüzyılın getto hayatına adım atmak beni kelimenin tam anlamıyla sarstı. Kitabın kapağını açtığım andan itibaren kendimi o daracık sokaklarda, önyargıların ve acımasız yasakların gölgesinde, Hanna’nın cesur yüreğinin peşinde gezerken buldum. Bir ebe olarak taşıdığı kutsal yetenekle, dönemin en kibirli, sözde "soylu" ama aslen ruhu çürümüş insanlarının ikiyüzlülüğü arasında sıkışıp kalışını okumak içimi acıttı. Kendilerini dünyadan üstün gören unvan sahiplerinin, çaresiz bir kadının emeğine ve umuduna göz dikecek kadar nasıl küçülebildiklerini görmek, adalet duygumu fena halde sorgulattı.
Beni bu hikayede en çok vuran şey ise fiziksel olarak esir düşseler bile zihinleri ve dilleri asla köleleştirilemeyen insanların o dik duruşu oldu. Tıpkı şekilciliğe ve bağnazlığa tek cümleyle meydan okuyan Isaac gibi, insan onurunun her türlü zincirden daha güçlü olduğunu hissettim. Neden bu kadar az okunduğuna hayret ettiğim, popüler kültürün gürültüsünde hak ettiği yeri bulamamış tam bir gizli hazine bu kitap. Sayfalar bittiğinde bile zihnim hala o sisli Venedik gecelerinde, "Sen cadı değilsin, kız kardeşimsin" diyebilen kadınların samimiyetinde ve o dönemin ağır atmosferinde asılı kaldı. Gerçek edebiyat okurlarının mutlaka yolunun kesişmesi gereken, ruhu olan muazzam bir yolculuktu.