Puan vermedi·256 syf.··Beğendi
· Kıymetli yazar, gazeteci Taha Kılınç'ın Doğu Türkistan Seyahatnamesi kitabını okuduktan sonra ve üstüne de konferansına iştırak edince, Doğu Türkistan meselesi beni ciddi manada tesiri altına aldı. Ve yine bu tesir, yazılacak satırların müsebbibi oldu. Yazar, eserinde sadece bir seyahatte yaşadıklarını, gezip gördüğü yerleri paylaşmıyor... Kitapta, seyahat öncesi yaptığı derinlikli araştırmaların incelediği harita ve krokilerin de bu seyahatnamenin yazılmasında payının ve faydasının büyük olduğunu düşünüyorum.
Öncelikle Kaşgarya'nın Osmanlı imparatorluğuna ne zaman bağlandığına değinmek istiyorum: 1872'de Yakup Han Töre'nin gönderdiği elçiyle İstanbul'a bağlılığını bildiriyor Kaşgar şehri. Sultan Abdülaziz'in fermanıyla "emir" ilan edilen Yakup Bey, Kaşgarya ve diğer şehirlerin surlarına Osmanlı sancaklarını çekiyor, hutbeleri Osmanlı sultanı adına okutmaya ve basıtırılan paralarda sultanın adı yazılmaya başlanmış oluyor. Bu biat, Doğu Türkistan'daki mazlum müslüman uygur türklerinin meselesine verdiğimiz ehemmiyet açısından da önemli bir biattır bence. Unutmayalım ki müslüman din kardeşlerimiz kominist Çin rejiminin, toplama kamplarında; sözde "aile olmak" programı adı altında türlü türlü işkencelere maruz kalmaktadırlar. Kamplar hakkında fazla malumat geçmesede ben "aile olmak" programına kısaca değinmek istiyorum. 2016 yılında Şincan bölgesinde yürürlüğe konmuş. Yine "Şincan bölgesinde etnik birliği teşvik etmek üzere" Komünist Rejiminin attığı en tehlikeli adımlardan bir tanesidir. Benim daha önce de katıldığım Doğu Türkistan ilgili bir konferansta izlediğim bazı görüntüler atılan bu adımın hiçte masum olmadığını gösteriyor. Kitapta Uygur müslüman kardeşlerimizin evlerine Han Çinlilerinden oluşan kamu görevlilerini ve kominist parti yetkililerinden oluşan kimseler yerleştiriliyor. Bu kişiler sözde "Ağabeylik" ve "Ablalık" yapıyorlar. Bu davetsiz misafirlerin amacı ise devlete şu soruların cevaplarını içeren raporu sunmak:
- Çin devletini ve Çinileri seviyorlar mı?
-Sofrada içki ve domuz eti var mı?
-Sofrada dua ediliyor mu?
-Ev halkı ibadetlerinde yerine getiriyor mu?
- Evde dini kitap bulunuyor mu?
-Kadınlar tesettürlü mü, erkekler sakal bırakıyor mu?
Bu sorular kitaptan aldığım soruların bir kısmı, daha çok dini kısıtlamaların düzeyini ve modern müslüman olmanın gerekliliklerini gösteren sorular silsilesi... Bu Çinli akrabayı -davetsiz misafiri- reddetmenin cezası ise hapishane veya ölüm!. Çin hükümetinin kirli yüzünü gösteren zannımca en büyük delillerden bir tanesidir, "aile olmak" programı. Taha Kılınç'ın konferansında şöyle bir girizgâh ile ajandama başlamıştım: "Anlatmanın ve anlaşılmanın en zor olduğu coğrafya." Çünkü bize çok uzak, çünkü hakkında hiçbir şey bilmiyoruz ve bildiklerimizde Çin'in izin verdiği kadar yalan yanlış malumatlar!... Seyahatnameye geri dönecek olursak Kılınç'ın üzerinde durduğu, göze çarpan iki belirgin husus var. Birincisi camiler, ikincisi ise mezarlıklar. Birincisi ile başlayalım. Yazarın camii seyahatleri Gulca şehrindeki Beytullah Camii ile başlıyor, fakat camii ibadete kapalı ve caminin tam önünde Kominist Çin hükümetinin bayrağı asılı aynı zamanda kör nokta kalmayacak şekilde de her açıya kameralar yerleştirilmiş. Bu görüntünün emsalleri, Kaşgar, Yarkent, Hoten, Urumçi, Turfan'da da var ve sadece camilerde değil şehirlerin bile birçok yerine ses ve görüntü ile ciddi bir takip söz konusu. Hatta Çin'in bu aşırılığı taşradaki camileri kasıtlı olarak yıkmaya kadar varıyor. Önce bozup sonra da yıkıyorlar tıpkı siyonist İsrail'in Filistinlilere yaptığı gibi. Fakat şehirdeki eski ve tarihi camilere karşıysa tepki çekmemek adına daha itina ile davranıyor Çin hükümeti. Kılınç, seyahatnamede Urumçi'ye gelene kadar rahat namaz kılınacak bir camii atmoseferi bulamamış hangi caminin eşiğine gelse ya restorasyonda, ya deprem sebebiyle kapalı ya da tadilatta gibi bahanelerle gerisin geri yolundan döndürülmüş. Urumçi'de kıldığı bir namaz sırasında da gelen müslüman uygur türklerinin çoğunun yaşlı olduğunu ve camiye giriş için on sekiz yaşın altındaki çocukların camiye girişinin yasak olduğunun altını da çiziyor Kılınç. Kıymetli yazarın bu durum karşısında vurucu bir cümlesi var: "Hiç ezan duymadan, camiye gitmeden ve cemaatle namaz kılmadan büyüyen müslüman çocukları dini ve milli kimliklerini nasıl muhafaza edecekler?" Maalesef bu soru beraberinde büyük bir handikapı da getirtiyor. Yine Caminin ve namazın müslümanlar üzerinde oynadığı kritik rolün farkında olan Çin hükümeti, sessiz sedasız camileri toplumdan soyutlaştırarak din kardeşlerimizin kültürel ve dini yozlaşmaya, asimilasyona ve kimliksizleştirme eylemine devam etmektedir. Daha önce de dediğim gibi sözde radikal görünümündeki müslümanların bağnaz düşüncelerderden uzak, modern bir toplum yapısına dönüştürme emeli içindedir kominist Çin hükümeti. Oruç tutmanın yasaklandığı, tesettürün yasaklandığı, sakal bırakmanın ve dini kitapların yasakladığı, beş vakit namaz kılan kimselerin sorgulandığı camii girişlerinin zincirlendiği, camilerin klasik islam aurasından uzaklaştırıldığı ve tabi kitaptan sayamayacağım nice despot politikalar. Kılınç'ın deyimiyle: "Çin, Doğu Türkistan'da İslam'ın bütün sosyal ve zahiri tezahürlerine sistematik bir savaş açtığını bütün çıplaklığıyla gösteriyor."
Bahsedeceğim ikinci hususa gelecek olursak bir milletin "tapu senedi" olan, mezarlıklar... Müslüman mezarlıkları adım adım ortadan kaldırmakta Çin'in uyguladığı bir başka politika. Yazar bu konuda şöyle diyor : "Mezarlıklar bir milletin "tapu senedi" olduğundan Çin, Doğu Türkistan'ın Uygur kimliğinin senetlerini yırtıp atmaya odaklanıyor. Böylece, hafıza kaybını derinleştirerek, Uygurların tarih içinde "yitik" bir millete dönüşmesini amaçlıyor." Bu uygulaması kitapta geçtiği gibi İsrail'in izlediği yolla aynı olsa da tek farkın Çin'in yaptıklarının görülüp duyulamaması olduğunu düşünüyorum. Uygurlar'ın ve Filistinliler'in yaşadıkları acılar ortak. Faktat Filistinliler, direnci kırılmaz bir milletken Uygurlar ise hui Çinli müslümanlar gibi gün geçtikçe pasifleşen bir millete dönüşmekte. Bir milletin kendi hafızasının unutturulması ne kötü bir sondur. Ne yazık ki Uygur müslüman din kardeşlerimiz de tam olarak bu konumdalar. Kendi yerel kültürleri bile turizmle yavaş yavaş aşınmaktadır. Onların yaşadıkları bu zulme sessiz kalmamalı din kardeşlerimizin destekçisi olamalıyız Çin'in yapmacık yüzüne kanmamalı zulmü en gür sesimizle haykırmalıyız. Selam ve dua ile.