KUYUCAKLI YUSUF
(Roman)
SABAHATTİN ALİ
Toplumsal gerçekçi sanat anlayışının en belirgin temsilcilerinden olan Sabahattin Ali’nin başyapıtlarından olan Kuyucaklı Yusuf romanıyla okumamıza devam ediyoruz.
Kuyucaklı Yusuf’ta yeni cumhuriyetin ve devrim kanunlarının toplumda nasıl uygulanamadığını, süregelen yereldeki güç ilişkilerinin nasıl kanunları görünmez hale getirdiğini, merkezi idarenin yereldeki temsilcisi olan Kaymakam, askeri komutanlar vs’nin bu çürük düzene eklemlenerek yoksul ve fedakar halkı nasıl bir başına ve yalnız bıraktığını roman formunda görüyoruz.
OLAY ÖRGÜSÜ
Aydın’ın Nazilli ilçesinin Kuyucak köyü’ne eşkıyaların ansızın yaptığı bir gece baskınıyla Yusuf’un gözleri önünde anne ve babası katledilir. Sabaha kadar cansız bedenlerinin yanında kalan Yusuf, bir sonraki gün olay yerine gelen jandarma ve Kaymakam Selahattin bey tarafından farkedilerek koruma altına alınır. Yusuf bir parmağını kaybetmiştir. Kaymakam onu evlatlık olarak yanına alır. Kaymakam onu kızı Muazzez’le birlikte büyütür. Uyumsuz bir tiptir. Kaymakamın kadınsı ve şehevi duyguları daha çok gelişmiş, bozuk karakterli güzel eşi Şahinde tarafından bir türlü kabul görmeyen Yusuf hınçla büyür.
Hilmi Bey’in oğlu Şakir ile bir ara kavga eder ve altta kalan Şakir ona kin tutarak gelecekte ona zarar vermek için fırsat kollar. Muazzez Yusuf’a ilgi duyduğu için Şakir Yusuf’a zarar vermek istemektedir.
Kaymakam Selahattin Bey’i içki ve kumar yoluyla oyuna getiren bu kişiler üzerine yüklü bir kumar borçu bırakarak kendilerine bağlı hale getirmek isterler. Muazzez’i isterler. Parasal olarak güçsüz durumda olan kaymakamın imdadına Muazzez’e ilgi duyan Ali yetişir. Anneannesinden aldığı 320 altını Yusuf’a vererek Muazzez’i ister. Bir düğünde Ali Şakir tarafından tabancayla vurularak öldürülür. Kimse şahitlik yapmaz ve katil serbest bırakılır.
İlerleyen zamanlarda Yusuf Şahinde’ye ve yereldeki güç odakları Hilmi bey, oğlu Şakir ve Ethem’e rağmen Muazzez’i kaçırır ve kendine nikahlar. Kaymakam onları bulur ve eve getirir. Kaymakam Yusuf’u kaymakamlığa yazıcı kadrosuna geçici olarak alır. Kaymakam Selahattin Bey sağlık sorunlarında vefat eder. Yeni gelen kaymakam keyfine düşkün biri olup yereldeki bozuk düzen temsilcisi kişilerle ilişkiye geçer ve zevk-sefa sohbetlerine katılır. Şakir ve babası Hilmi bey ve adamları Ethem, Yusuf’un görevini kaymakama değiştirterek eşi Muazzez’i gece alemlerinin kadın nesnesi olarak kullanmaya başlarlar. Yusuf’u ise vergi tahsildarı olarak köylere gönderterek evinde alemler yaparlar. Muazzez’i artık hayat kadını gibi kullanmaya başlarlar. Yusuf dışında herkes durumu farkeder. Yusuf işkillenir. Şahinde’ye ve Muazzez’e gereken uyarıları yaparak tahsil işi için tekrar köylere döner. Kaymakam tarafından da takip edilen Yusuf evde bulundurulmamaya çalışılır. Yusuf gider ama ayakları onu geri getirir. Gece ansızın eve geri gelir. Eve girdiğinde Muazzez’in üstü başı dağınık halde jandarma kumandanının kucağında olduğunu; Kaymakam, Şahinde , Şakir, Hilmi Bey ve Ethem’in aynı masa etrafında müzik eşliğinde içip eğlendiklerini görünce kendini kaybeder. Önce elindeki kırbaçla onlara saldırır ancak Şakir’in silahına davrandığını görünce tabancasını çeker ve üzerlerine mermi yağdırır. Mermisi bitince ses kesilir.O hengamede ışık da sönmüştür. Yusuf Muazzez’i atın terkisine alarak olay yerinden hızla kaçar. Muazzez’i daha önce kaçırdığı geceki yoldan gider ve şehir dışında bir yerde durur. Muazzez’in yaralı olduğunu farkeder. Kar da yağmaktadır. Yusuf ona montuna sarar. Onu İzler. Muazzez onun gözleri önünde hayatını kaybeder. Yusuf Muazzez’i bıçakla kazdığı mezara gömersek yasını tutar ve kendi iç dünyasında cebelleşirken roman son bulur.
Yaşar Kemal’in Teneke romanında da karşımıza çıkan Kaymakam aslında kültürümüzde ve devlet geleneğimizde devletin halkla temasında başat rol üstlenen kişidir. Burada iki tür kaymakamla karşılaşıyoruz. İlk kaymakam Yusuf’u evlatlık alıp korumuştur. Kimsesizlerin sahibinin devlet olduğunu göstermiştir. Güç odaklarıyla mücadele halindedir. Ondan sonra gelen kaymakam ise yerel menfaat odaklarıyla iç içe olup devletin gücünü halkın arkasından çekip yerel güç odaklarının hizmetine sunar, halkı ezmeye başlar. Devletin jandarma komutanı da Muazzez’i istismar etmektedir. Kaymakamlıkta çalışan diğer kişiler de halkla birlikte aşamadıkları bu gücün karşısında sessizliğe bürünmüşlerdir. Ortada duran bu hukuksuzluğu bertaraf edecek tek kişi Yusuf’tur ancak o da kanunları anlamsız hale getiren bu güruh karşısında çaresiz şiddete başvuracaktır.
Roman yerel güç odakları ve onunla işbirliği içindeki devlet büyükleri/görevlileri ile halk arasındaki fikri, fiili, sosyal, ekonomik çatışmalar üzerine kurulmuştur.
Yusuf Halkı temsil esiyor. Kaymakam Selahattin bey ideal olan devleti, yeni kaymakam, jandarma komutanı ve diğer askeri görevliler yerele boyun eğen ve koltuğu/makamı/görevi menfaati için araç olarak kullanan devlet büyüklerini temsil ediyorlar. Mahkeme hakimi reis bey kamu vicdanını temsil ederken mahkeme savcısı devleti değil artık iğfal olmuş güç odaklarının savunucusu rolünü üstlenmiştir. Hilmi Bey ve oğlu Şakir ile onların arkadaşı Ethem ise merkezi devlet gücüne rağmen kendi iktidarlarını devam ettiren ve halkı da devleti de sömüren güç odaklarını temsil ederler.
Yazarın bize mesajı şudur:
Osmanlı’nın yıkılışı ve Cumhuriyet devletinin kurtuluşuyla halk büyük bedeller ödeyerek halkın yönetimini her ne kadar kurmuş ve fedakarlıklarla ayakta kalmasını sağlamaya çalışmışsa da gerek devletin kimi görevlileri, gerek yerelde onlarla koordineli çalışan kimi büyük sermaye sahibi insanların işbirliği ile boğdurulmaya çalışılmıştır. Kuyucaklı Yusuf ile Muazzez’in şahsında yaşam hakkı tanınmayarak toplum dışına itilmişlerdir. Muazzez can vermiştir ki bu ödenen ikinci bir bedeldir. Yusuf ise artık mevcut düzenle yola devam edilemeyeceğini görerek bir yol ayrımına gelmiştir. Burada bir karar vermesi gerekecektir. Tıpkı Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’de gençliğe tevdi ettiği gibi tüm imkansızlıklara rağmen yeni bir başlangıç yapma seçeneği ile başbaşa bırakılmıştır. Ya bu yolda yeni bir çığır açacaktır ya da Muazzez gibi yok olacaktır.
Burada Kuyucaklı Yusuf ile kastedilen büyük ve yoksul Anadolu halkıdır.
Halka dayanmayan mevcut sisteme karşı halka dayanan ve halkla idame edilecek, halkın yönettiği yeni bir sistem teklif edilmektedir. Halk ile devlet arasındaki engeller kaldırılarak birlikteliklerinin sağlanması teklif edilmektedir.
Toplumumuzun ve devletin dönüşümü açısından son derece çarpıcı ve önemli öneriler sunan roman kimilerini de rahatsız etmiş olacak ki zamanında yayınlanmasında da büyük sıkıntılar yaşanmıştır.
Aşağıya aldığım ALINTILAR romanın daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır:
“Bir gün Allah peygamberleri çağırıp sormuş, saadet nedir? demiş. Her biri kendilerine göre cevap vermişler. Musa: Arzı Mev’uda gitmektir; İsa: Bir yanağına vurana ötekini uzatmaktır; Buda: Hayatta hiçbir arzusu olmamaktır, yollu şeyler söylemiş. Sıra bizim Muhammed’e gelince: ‘Saadet, hayatı olduğu gibi kabul etmektir…’ demiş. Ne doğru söz! Hayatı olduğu gibi kabul etmeli ve ona ne bir şey ilave etmeli, ne de ondan bir şey eksiltmeli…” (Sayfa: 151)
“Bazı şeyler vardır, canımızı sıkar; ‘Bu neden böyle? Böyle şeyleri dünyadan kaldırmalı!’ deriz. Bazı şeyler de mevcut değildir. İçimizden, bunların olmasını ister, hatta bu uğurda çalışırız. İkisi de saçma ve faydasızdır. İnsan dediğin mahluk hiçbir şeyi değiştiremez.
Bunun için, gönlünün rahat olmasını istersen, gördüğün fenalıkların bile bir hikmeti olduğunu düşün ve yeryüzünde olmayan iyilikleri oraya getirmek sevdasına kapılma…” (Sayfa: 151)
“Kendini halinden şikâyet etmeye alıştırma! Ömrünün sonuna kadar dövünsen bu hayatın cefası tükenmez; kendine etmiş olursun.” (Sayfa: 151)
“Sanki içinde ayrıca yaşayan bir başka Yusuf vardı ve o, bu ekmek parası için çırpınan, fakir köylülerden vergi almak için bağırıp çağıran zavallıya istihfafla bakıyor ve ondan iğreniyordu.” (Sayfa: 182)
“Hiçbir şey düşünmüyor, sadece kaçmak, hayatının en korkunç devirlerini geçirdiği bu yerlerden mümkün olduğu kadar çabuk uzaklaşmak istiyordu. Nereye olursa olsun! Dağbaşlarına, kimsesiz ormanlara veya kalabalık şehirlere!.. Yalnız adamakıllı uzak ve kimsenin onu bulamayacağı bir yere!..” (Sayfa: 210)
“ Bu Alevi köylerinin daha geniş mezhepli, daha samimi ve daha temiz olduğunu uzun memuriyet seneleri ona öğretmişti.” (Sayfa:139)
“Daha geleli üç gün olmadı. Nereden de tanışıp işrete başlarlar. Kendşni kurnaz zannediyor ama, üç günde kafese girer. Biz Selahattin Bey’den evvel buna benzer kaymakamlar gördük, bu kasabada benden akıllısı yoktur diye dolaplar çevirmeye kalktılar da, defolup giderilerlerken halk arkalarından teneke çaldı.” ( Sayfa:167)
“Ne edelim Yusuf Ağa… Hilmi Beylerin ne olduğunu sen ben biliriz ama bunlara öğretemeyiz. Parası olanın ırzı da tamam, namusu da!”
— Çineli Kübra’nın annesi
(Sayfa:118)
MUTLAKA OKUNMASI GEREKEN BİR KİTAP BENCE.