Puan vermedi·552 syf.····Okunma: 04 Ocak 2022 21:42 İsrail Başbakanı’nın Albert Einstein’dan Tanrı’nın varlığını kesin olarak kanıtlamasını ve evreni açıklamasını istemesiyle başlayan kurgu, günümüzde bile dinlerine, kutsal emanetlerine ve mabedi olan Mescid-i Aksa'daki kazı çalışmalarına son derece bağlı olan Yahudilerin inanç yapısı düşünüldüğünde, o dönemde böyle bir sorgulamaya girişmeleri açısından mantıksal bir kurgu hatası barındırmaktadır; zira insanlık tarihi boyunca bilmediği her üstünlüğü Tanrı’ya atfederek ve her bireyin kendi belleğinde yarattığı farklı bir Tanrı algısıyla yaşamını sürdürse de din olgusu olmaksızın da evrendeki o muazzam zekayı, fizikçilerin yıldızların varlığını karbona bağlayan saniye saniye açıklamalarını ve Alman filozof Kant’ın "Tanrı bilinemez" agnostik yaklaşımını idrak edebilmektedir.
Şeker Portakalı’nda Zeze’nin "İnsan birini unutunca içinden öldürür zaten" diyerek babası için kurduğu o çarpıcı mantık, aslında içimizde öldürdüğümüz bir Tanrı’nın gerçekte yok olup olmadığı sorusunu akıllara getirirken; bence mükemmel şekilde var olan yaratıcı, insanların inandığı biçimde, her yaramazlıkta surat asan ya da sürekli insanı izleyen koruyucu bir ihtiyar gibi değil, aksine insana irade ve duygu vererek yanlışı da doğruyu da kendi seçimine bırakan yüksek bir zekadır.
Tıpkı William Shakespeare’in bir tiyatro sahnesine benzettiği dünya düzeninin kutsal kitaplarda ve bu eserde delillerle sunulan ışıkla var oluşu gibi, zekanın keskinleşmesiyle duyguların da bilinçleneceğine ve Kabe’ye yönelenlerden ateşe, güneşe ya da en eski ilkel inançlara kadar her yolun aslında tek bir öze çıkacağına inanıyorum; nitekim toprak nasıl her ekin için aynı topraksa, Tanrı da insanlığın en büyük Tanrısı olan sevgi gibi her yapıda var olmaya devam edecektir.
İbn Arabi’nin Özün Özü kitabında belirttiği gibi, bir sevgilinin etrafındaki yüz bin aynada kabiliyetine göre parlak ya da eğri büğrü yansıması ama özünde tek bir elma gibi biricik kalması, doğanın onun muazzam bir yansıması olduğunu gösterirken, sosyal medyada sıkça paylaşılan ama az okunan Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan eserindeki "Bu hayatın bir manası olmak icap ederdi, insan dünyaya sadece yemek ve içmek için gelmiş olamazdı" ifadesi de manasız ve zekasız bir dünyanın hiçe mahkum olduğunu, insanların ise sonradan kendi çıkarları doğrultusunda oluşturduğu din, kültür ve ahlak gibi olgulardan ziyade zeka ile duygularını birleştirerek hayatı anlamlı kılmak zorunda olduğunu ortaya koymaktadır.
Toplumun sözde namus, şeref ve ahlak polisliğine soyunup karanlık bir sokakta ilk fırsatta savrulması ya da kurban ibadetini İsmail ve İbrahim peygamberlerin samimi yolundan uzaklaştırıp bir gösteriş ve itibar yarışına dönüştürmesi gibi ikiyüzlülükler karşısında herkes gibi inanmayı reddeden bireysel inancım doğrultusunda eseri genel olarak sevmekle birlikte; mikrokozmostaki görünmez yirmi iki boyutun varlığı ve evrenin mekansal yapısı eşliğinde, Einstein’ın "Beni asıl ilgilendiren Tanrı’nın dünyayı daha farklı şekilde yaratıp yaratamayacağıdır" sözünün hatırlattığı mantıksal basitlik arayışının, zeka ve sevgi süzgecinden geçerek hayata gerçek bir anlam kattığını savunuyorum.