Kitabı masaya bıraktığımda, kafamın içi öyle bir panayır yerine döndü ki, odadaki eşyaların bile yer değiştirdiğini sandım. Sayfaları kapatmadım sanki; Hikmet Benol geldi, o çapaklı gözleriyle tam karşıma oturdu ve "Albayım, biz neden böyle olduk?" diye benim yerime sordu.
Hikmet’in o gecekonduda, o kiralık odada kendi zihninin parmaklıkları arkasına saklanıp kurduğu o devasa, o tehlikeli oyunların içinde gezinirken, aslında modern hayatın hepimizi nasıl birer canlı cenazeye çevirdiğini iliklerime kadar hissettim. Sevgi’yle, Bilge’yle, o hiç var olmamış ya da hep eksik kalmış insanlarla kurduğu o hayali diyaloglar, benim de içimde sakladığım, kimselere itiraf edemediğim o büyük anlaşılamama korkumu tetikledi. Bir insan toplumun o sahte, o ikiyüzlü kurallarına uymamak için ancak bu kadar muazzam bir deliliğe sığınabilirdi. Okurken hem onun o trajikomik hallerine kahkahalarla güldüm hem de o gülüşün tam ortasında boğazıma bir hıçkırık düğümlendi; çünkü Hikmet’in o kelime oyunlarının, o dahi alaycılığının altında aslında şefkat dilenen, yapayalnız bir çocuğun hıçkırıkları gizliydi.
Beni asıl darmadağın eden ve gözlerimi dolduran şey, Hikmet’in o oyunlarla gerçeğin arasındaki çizgiyi tamamen kaybettiği, o her şeye meydan okuyan zihninin yavaş yavaş kendi kendini imha etmeye başladığı o son düzlük oldu. Albay Hüsamettin Bey’e sığındığı o anlar, aslında hepimizin hayatta aradığı o sarsılmaz, o yargılamayan baba şefkatinin en hüzünlü çığlığıydı. Hikmet bu dünyaya, bu dünyanın o sığ başarı öykülerine, o "normal" insanlarına fazlaydı; fazla düşünen her insan gibi o da kendi inşa ettiği şatonun enkazı altında kaldı.
Kapağı kapattığımda, içimde hem çok büyük bir hayranlık hem de hiç geçmeyecekmiş gibi duran musibet bir suçluluk duygusu vardı; sanki Hikmet’i o odada yapayalnız bırakıp kaçmışım gibi hissettim. Tehlikeli Oyunlar, benim için sadece Türk edebiyatının zirvesi değil; bu uyduruk dünyaya tutunmayı beceremeyen, aklı kalbine ağır gelen tüm "tutunamayanların" o iç acıtan, o muazzam ve o en samimi senfonisidir.