·400 syf.····Okunma: 25 Mayıs 2026 20:05 Bu kitabı ilk defa bir sene önce okumaya çalışmıştım, yetmiş sayfa okuyup bırakmıştım ve ara sıra "Okusam mı, okumasam mı?" diye diye en sonunda okumayı başardım. Övgü'yü tanıdıkça bu kitabı seveceğim konusunda daha emin oldum ve gerçekten de sevdim!!!
Kitabı okumaya başladığınızda dikkatinizi çeken ilk şey yazarın üslubu oluyor ve bence gayet güzeldi, özellikle de bu kitabın yazarın ilk kitabı olduğunu düşündüğümüzde. Basit olmadığı gibi gereksiz derecede ağdalı da değildi, gereksiz betimlemeler yoktu. Gerektiğinde ise oldukça açık ve sert olabiliyordu. Övgü iğrenç bir sahneyi tüm çıplaklığıyla yazmaktan ya da küfür kullanmaktan asla çekinmemiş ki verdiği en doğru kararlardan biri de bu olmuş çünkü bu dünyaya ve karakterlere ancak bu yakışırdı.
Gözüme çarpan tek bir şey oldu sadece: Kimi noktalarda özne eksikliği vardı bence, özellikle de diyaloglarda. Mesela X karakteri bir şey dedi diyelim, sonrasında Y karakteri bir şey diyor ancak "...dedi Y" yazmak yerine sadece "...dedi" yazıyor. Tabii siz okurken söylenen şeyden kimin söylediğini anlıyordunuz ancak yine de o karakter geçişlerinde minik bir sorun vardı ve kimi noktalarda biraz kafam karışmıştı.
Kitabın dünyası oldukça güzel görünüyor. Çok özgün bir fikir olduğunu düşünüyorum. Korsan kurgularını çok fazla gördük elbette ancak sular altında kalmış bir dünyayla ilgili bir distopyaya rastlamadım daha önce hiç ve kitabı okuduğumda da gördüm ki oldukça güzel bir fikirmiş.
Farklı halkların farklı kültürleri, yaşayış biçimleri, inançları, dinleri var ve bunların yine üzerine düşünülerek oluşturulduğu çok belli. Ark ve Kaya halkını da Gezgin Şehir kadar görebilseydik üç halkın arasındaki farklılıkları görmek çok daha zevkli olurdu ancak maalesef kurgunun kendisi buna uygun değildi.
Karakterlerin isimleri bir noktada kafamı karıştırmıştı. Mesela Hodbin, Türkçe'de olan bir kelimeyken Arm, İngilizce bir kelime ve karakterler bunun anlamını da biliyorlar. Ancak sonrasında bu farklılıkların, karakterlerin farklı kökenlerden geldiğini vurgulamak için böyle seçildiğini düşündüm ki sanırım böyleymiş. Gerçi bu noktada da tüm karakterlerin aynı dili konuşuyor olması dikkatimi çekti. Farklı halklar, farklı bölgeler, farklı kökenler fakat hepsi aynı dili konuşuyor. Kurgunun ilerleyişini sağlamak adına görmezden gelinmek durumunda kalınmış bir şey olabilir ya da aslında bir açıklaması vardır belki.
Gelelim karakterlere. Yaşantılarının karakterlerin kişilikleri ve davranışları üzerindeki etkisini görmek güzeldi. Hepsi gri karakterler, aralarında beyaza en yakın olan Arm'dı. Olumsuz özellikleri tamamen o dünyanın acımasızlığının onlara vermiş olduğu bir şeyken olumlu özelliklerini de aslında tamamen kaybetmemişler, içlerinde bir noktaya gömmüşler sadece ve arada sırada bunlar ortaya çıkıyordu. Her ne kadar dikkatli olsalar da savunmasız düşebiliyorlardı. Gittikçe iç dünyalarını daha fazla gördük ve onları daha fazla tanıdık.
Karakterlere kişisel olarak yaklaşmam ve duygularımdan bahsetmem gerekirse ben aralarından bir tek Öfke'yi sevdim şu ana kadar, favorim oydu. Arm'la olan sahnesi, ona söyledikleri çok tatlıydı. Beau bir noktadan sonra sinirlerimi aşırı bozmaya başladı, "Üffffff üfffff," diye diye okudum bölümlerini. Bazı noktalarda sadece kendini kandırıyor bence ancak iç dünyasında yaşadığı ikilemler - bana duygusal olarak pek bir şey yaşatmamış olsa da - güzeldi. Tam bir gri karakter gerçekten. Dante, Lunu, Hodbin ve Arm konusunda daha nötrüm ancak serinin ilerleyen noktalarında Dante veya Arm favorim olabilirmiş gibi hissediyorum. Arm'ın son bölümü o kadar güzeldi ki, Arm'a olan bakış açımı epey etkiledi.
Lunu ve Hodbin hakkında minik iki şikayetim olacak. Kitap boyunca Lunu'nun ne kadar kurnaz, zeki, baş belası olduğundan bahsedildi ve bunu kanıtlamasını, kendini diğer karakterlerden ayırmasını bekledim hep ancak pek de bir şey yapmadı aslında. İkinci kitapta bu telafi edilir umarım. İkinci olarak da Hodbin-Lunu ilişkisi biraz hızlı ilerledi gibi geldi bana. İkisinin de bencil karakterler olduklarından bahsediliyor ki özellikle de Hodbin'in böyle olduğunu gayet de gördük ve ben bu hızlı ilerleyişi o bencil, sert kişiliklerine pek uyduramadım. Birbirlerine olan benzerlikleri buna neden olmuş olabilir ancak ben, asıl bu onları birbirlerinden uzak tutmalıymış gibi hissettim. Bir dolap sahnesi var, özellikle de o sahneyi okurken "Ne alaka bu şimdi?" diye düşündüm. İç dünyalarında birbirleri hakkındaki fikirleri yavaş yavaş değişse bile davranışları bakımından daha yavaş bir gelişim beklerdim ben.
Son olarak gelelim kitabın gidişatına. Çok hızlı olmadığı gibi çok da değil. Her şey olması gereken hızda oluyordu bence ve ilk yüz sayfadan sonra benim için aktı gitti. Burada da artık son küçük olumsuz eleştirimi vereceğim. Bazen bilgiler üzerimize öylece atılıyordu gibi hissediyorum: Mesela Lunu'nun isminin anlamı, kimi noktalarda karakterlerin geçmişleri. Sonrasında bir yerde "Ark'ın sidiği" diye bir şeyden bahsediliyordu ve anında bunun bir bira (?) olduğu bilgisi veriliyordu ancak zaten sonraki paragraflarda bu şeyin bir bira olduğu anlaşılabiliyordu zaten.
Bu bilgiler bazen kurgunun akışını da baltalıyordu. Buna örnek olarak da yirmi birinci bölümü vereceğim, en çok o bölümde hissetmiştim bu baltalamayı. Beau çok zor bir duruma düşüyor ve biz bunun tam ortasında Beau'nun iç dünyasına fırlatılıyoruz. Kendi içinde yaşadığı ikilemler, akrabaları ve Dante hakkındaki düşünceleri, duyguları, sorgulamaları... Bunlar öyle uzayıp gitti ki sahneyi fena halde kesmişti. Ve bence bir insan öyle bir durumdayken öyle uzun uzun düşünemez, daha çok içgüdüyle hareket eder. Orada daha kısa tutulup sonrasında detaylandırılabilirdi diye düşünüyorum.
Yorumum bu şekilde, şikayetlerim oldu evet ancak yerli yazarlardan okuduğum diğer kurgularla karşılaştırıldığında Hainin Mührü'nü yüksek bir noktaya yerleştiririm ben. Keşke insanımız ön yargılarına bu kadar esir olmasa, romantizme ve klişelere olan takıntısından kurtulsa da Övgü gibi yazarların kıymeti daha çok bilinse. Gittikçe kendini geliştireceğine inanıyorum ve başarılarının devamını diliyorum.