Puan vermedi·224 syf.····Okunma: 04 Mart 2026 00:00 Yusuf’un daha küçücük bir çocukken, o kan gölünün ortasında, anne babasının cesetleri başında hiç ağlamadan, o kesik parmağıyla kaskatı durduğu o ilk sahne var ya… O an kalbime bir bıçak saplandı, kitabın sonuna kadar da o bıçak orada kaldı. Dünya daha o gün Yusuf’un çocukluğunu elinden almıştı, o günden sonra da ona hiç gülmedi zaten.
O kasabanın leş gibi, ikiyüzlü, paraya ve güce tapan insanlarının arasında Yusuf’un o sessiz, o kimseye eyvallahı olmayan asil duruşunu izlerken içim hem gururla doldu hem de "Yapma Yusuf, bu kurtlar sofrası seni yer" diye haykırmak istedim. Muazzez’e olan o tertemiz, o kelimesiz aşkı ise sanki o pisliğin ortasında açmış tek bir kır çiçeği gibiydi. Bir adam bir kadını ancak bu kadar sakınarak, bu kadar kutsal sayarak sevebilirdi. Okurken resmen nefesimi tuttum, "Ne olur bu çocukların masumiyetine dokunmasınlar" diye içten içe yalvardım hayata.
Ama o son... O son beni darmadağın etti, günlerce kendime gelemedim. Yusuf’un o her şeyden sakındığı biricik Muazzez’ini o çirkef bataklığın, o pavyon odalarının içinden çekip çıkarmaya çalışırkenki o gecikmişliği, o çaresizliği... Muazzez’in Yusuf’un kollarında, o dağ başında kanayarak son nefesini verdiği o an gözyaşlarımı tutamadım, hıçkıra hıçkıra ağladım. Yusuf’un kendi elleriyle toprağı kazıp, hayatının tek anlamını, o küçücük masum kızı oraya gömdüğü o sahnede benim de içimde bir şeyler öldü sanki. Atını dağlara, o bilinmezliğe doğru sürerken arkasında bıraktığı o koca yalnızlık resmen odaya doldu, nefes alamadım.
Kitabı kapatıp masaya koyduğumda hıçkırıklarım hâlâ boğazımdaydı. Kuyucaklı Yusuf benim için bir roman değil; bu dünyanın o kirli, o acımasız çarkları arasında ezilen, paramparça edilen tüm temiz kalplerin arkasından yakılmış en hüzünlü, en can acıtıcı ve en samimi ağıttır. Kalbimi böyle kökünden kıran başka çok az kitap oldu.