Bu kitabı okumadan önce 1980'lerin Türkiyesi'ni hep tek boyutlu düşünürdüm: darbe oldu, özgürlükler kısıtlandı, insanlar susturuldu. Gürbilek'i okuyunca fark ettim ki asıl mesele çok daha karmaşık ve çok daha sinsi bir yerde duruyor.
Denetimin en güçlü biçimi yasaklamak değil, serbest bırakmakmış .
Örneğin, darbe sonrasında çok şey serbest bırakılmış. Arabesk televizyona çıkmış, cinsellik konuşulur olmuş, özel hayat kamusal alana taşınmış.
İlk bakışta bu bir söz hakkı, özgürlük, bir nefes alma gibi görünüyor. Ben de öyle düşünürdüm.
Ama Gürbilek şunu fark ettiriyor: Neyin serbest bırakıldığı, neyin hâlâ yasak tutulduğu kadar önemlidir. Arabesk çalınabilirdi ama sınıf eşitsizliği konuşulamazdı. Beden görünür olabilirdi ama emek sömürüsü sorgulanamazdı. Piyasa çok şeye izin verdi ama tam da sistemi rahatsız etmeyecek şeylere.
Tam olarak iktidarın izin verdiği özgürlüğün aslında gerçekten özgürleştirmediğini fark ettiriyor. Yalnızca tehlikeli olanı zararsız olanla değiştiriyor.
Yine en çok üzerinde durduğu vitrin, bir sergileme alanıdır. İçindeki şey gerçektir ama dokunulamazdır, camın arkasındadır, seyredilmek için oradadır. Artık yaşanmaz, teşhir edilir.
Günümüzle kıyaslayınca fark ettim ki bu sadece 80'lere ait bir şey değil. Bugün ben de vitrindeyim. Paylaştığım her fotoğraf, yazdığım her şey, kurduğum her cümle, bir tür vitrin. Ve o vitrini doldurmak için zaman zaman gerçekten yaşamaktan uzaklaşıyorum.
Başka bir mesele , Arabesk.
Başlangıçta bu müzik, gerçek bir acıdan gelmiş, köyden kopmuş, şehre tutunamamış, ne buraya ne oraya ait olmuş milyonların sesi. O seste sahici bir şey var.
Ama sonra şunu gösteriyor Gürbilek: O ses vitrine çıktığı anda bir şey değişti. Artık o insanların acısı değil, o acının imgesi satılıyordu ve bu imge gerçeğin önüne geçtiğinde, görünmesini engelliyordu. Artık insanlar o müziği dinlerken kendi acılarını yaşamıyor, başkasının acısını tüketiyordu. Çünkü mahrumiyetin bile metaya dönüşebileceğini, hatta dönüştürüldüğünü gösteriyor. Acı artık bir ses değil, bir üründü.
Bugün sosyal medyada gördüğümüz "gerçek başarı öyküleri", "hayatta kalma" , "sıfırdan zirveye" içerikleri bundan ne kadar farklı?
Kitabın beni en çok düşündüren bölümlerinden biri "adlandırılmak" üzerineydi. 80'lerde insanlar ilk kez sınıflandırılmış: "yalnız yaşayan kadın", "marjinal", "arabesk seven aydın" vs.
İlk bakışta bu bir tanınma gibi görünüyor. Adın var, yani varsın. Ama Gürbilek ince bir şeyi gösteriyor: Seni adlandıran sistem aynı zamanda seni yerli yerine koyuyor. Nerede durduğunu kendisi belirlemiş oluyor.
Ben bunu okurken bugünkü kimlik kategorilerini düşündüm. "feminist", "Kemalist", "deist", "lgbt". vs.
Bunları seçtiğimizi sanıyoruz. Ama aslında sunulan seçenekler arasından mı seçiyoruz? Kimliğimizi mi yaratıyoruz, yoksa kimlik vitrininden alışveriş mi yapıyoruz?
Kitabı okuduktan sonra fark ettiğim buz gibi gerçek:
"En tehlikeli hapishane, kapıları açık olandır."
Kapıları kilitli hapishanede herkes tutsak olduğunu bilir. Ama kapıları açık hapishanede insanlar özgür olduklarını zanneder. Ve bu yanılsama, gerçek bir zincirden çok daha güçlüdür.
80'lerin Türkiyesi'nde vitrin açıldı. İnsanlar görünür oldu. Ve bu görünürlüğü özgürlük sandılar. Oysa sistemi sarsan hiçbir şey gerçekten serbest değildi. Sadece onu destekleyen şeyler serbest bırakılmıştı.
Kitapta anlatılan düşünceler rahatsız edici ama toplumu, iktidarı anlamamız açısından da çok değerli.
Zor ama ufuk açıcı .