·214 syf.····Okunma: 01 Temmuz 2010 00:00 Kitabı yıllar önce okumuştum ancak şimdi inceleme yazmak istedim. Romanı okurken en çok sarsan şey, vatanı uğruna kolunu kaybetmiş gazi bir Türk subayının öz vatanında, öz halkı tarafından bir "yabancı" yani bir "Yaban" olarak ilan edilmesi oldu.
Ahmet Celal ne kadar milliyetçiyse, köylü de bir o kadar toprağına ve kendi küçük dünyasına bağlı. Benim bu kitapta gördüğüm en acı gerçek, cephede kazanılan askeri zaferlerin, zihinlerde bir birlik yaratmaya tek başına yetmediğidir. Köylü için Ahmet Celal; gazeteleriyle, felsefesiyle ve idealleriyle onların sömürülme düzenini bozan bir yabancıdan ibaret.
Ahmet Celal suçu sadece köylüye atmayı bırakıp, "Bunun sorumlusu sensin Türk aydını!" diyerek bir özeleştiride bulunuyor. Olayları birinci tekil şahıs ağzından okumak da, karakterin iç dünyasındaki yalnızlığı ve hayal kırıklıklarını çok daha yakından hissetmemi sağladı.
Bence Yaban, sadece 1920'lerin Anadolu'sunu anlatan eski bir roman değil; bugün bile aydın kesim ile halk arasındaki o görünmez duvarları anlamak için dönüp dönüp okunması gereken zamansız bir kitap. Kitap özeti ise şu şekilde.
Ahmet Celal, I. Dünya Savaşı'na yedek subay olarak katılmış ve bu savaşta sağ kolunu kaybetmiş genç bir Türk aydınıdır. Savaş bittikten sonra memleketi olan İstanbul İngilizler tarafından işgal edilince, Ahmet Celal hem ruhen hem de bedenen büyük bir yıkım yaşar. İstanbul'da kalmak istemez. Kendisine hayran olan ve savaşta emir erliğini yapan Mehmet Ali’nin davetini kabul ederek, onun Eskişehir sınırlarındaki Porsuk Çayı kenarında bulunan ücra köyüne yerleşmeye karar verir.
Ancak Ahmet Celal'in hayalindeki fedakar, bağrına basan Anadolu köylüsü imajı, köye adım atar atmaz yerle bir olur. Köylüler onun şehirliliğini, giyimini, konuşmasını ve kopuk kolunu garserler. Ona sevgi ya da saygı göstermek bir yana, onu dışlayarak aralarına almazlar ve ona "Yaban" lakabını takarlar.
Ahmet Celal, Mehmet Ali'nin evinde kalırken köyün sosyolojik yapısını ve sefaletini günlüğüne saniye saniye kaydeder. Köy halkı derin bir cehalet, pislik ve yoksulluk içindedir. Ancak bu yoksulluğun asıl sebebi, köyün tüm maddi ve manevi gücünü elinde tutan çıkarcı, kurnaz Salih Ağa'dır.
Salih Ağa, köylünün cehaletini kullanarak onları kendine bağımlı kılmıştır. Muhtar ve Bekir Çavuş gibi köyün ileri gelenleri de onun sözünden çıkmaz. Ahmet Celal ne zaman köylülere ülkenin işgal altında olduğunu, Mustafa Kemal'in önderliğinde bir kurtuluş mücadelesinin sürdüğünü anlatmaya çalışsa, Salih Ağa’nın kışkırtmalarıyla karşılaşır. Köylü için "dünya" sadece kendi tarlalarından ve Salih Ağa'ya olan borçlarından ibarettir; ne Türk milletinden ne de sürmekte olan savaştan haberleri vardır, üstelik bunu umursamazlar da.
Köylülerin bu milli kayıtsızlığı karşısında Ahmet Celal derin bir yalnızlığa ve ruhsal bunalıma sürüklenir. Her gün İstanbul'dan getirttiği gazetelerle Sakarya Savaşı'nın ve Milli Mücadele'nin adımlarını izlerken, köylünün düşman ordularına karşı bile isteksiz olduğunu görür.
Bu amansız yalnızlık içinde boğulurken, bir gün köyde Emine adında genç bir kızla karşılaşır ve ona içten içe derin bir sevgi beslemeye başlar. Ancak bu aşk da hüsranla sonuçlanır; çünkü Emine, Ahmet Celal'in kalbini açmasına fırsat kalmadan Mehmet Ali'nin kardeşi İsmail ile evlendirilir. Ahmet Celal için köy artık tam bir zindan haline gelmiştir.
Milli Mücadele tüm hızıyla sürerken, korkulan son gerçekleşir ve Yunan ordusu köyün sınırlarına dayanır. Ahmet Celal köylüleri uyarır, kaçmalarını veya direnmelerini söyler; fakat köylüler "Düşman bize dokunmaz, bizim onlarla işimiz yok" diyerek yine kulak asmazlar. Ancak Yunan askerleri köye girdiğinde büyük bir vahşet başlar. Evler yakılır, erzaklar yağmalanır ve köylüler acımasızca işkenceye uğrar. Salih Ağa bile malını mülkünü kurtaramaz.
Yunan askerlerinin köy meydanında toplu katliama giriştiği o kaos anında Ahmet Celal, sevdiği kadın olan Emine'yi de yanına alarak bu ölüm çemberinden kaçmayı başarır. Gece boyunca arkalarından ateş açılır ve ikisi de kurşunlarla yaralanır. Güçlükle köyün mezarlığına sığınırlar ve sabaha kadar burada birbirlerine tutunarak beklerler.
Ertesi sabah yola devam etmek isterler ancak Emine’nin yarası çok ağırdır, yerinden kıpırdayacak durumda değildir. Ahmet Celal, düşmanın yaklaşmakta olduğunu fark edince gitmek zorunda kalır. Gitmeden önce, köyde geçirdiği tüm günleri, uğradığı hayal kırıklıklarını ve aydın-halk çatışmasını satır satır yazdığı o anı defterini Emine’nin eline tutuşturur ve bilinmeyen bir yöne doğru yürüyerek izini kaybettirir.
Savaştan sonra, düşman zulmünü araştırmak amacıyla o bölgeye gelen Tetkik-i Mezalim Cemiyeti (Zulüm İnceleme Komisyonu), köyün yanık harabeleri ve kömürleşmiş insan kemikleri arasında kenarları yanmış, ortası yırtılmış bir defter bulur. Bu defter, Ahmet Celal'in arkasında bıraktığı, bir aydın ile bir halkın arasındaki o kapatılamayan uçurumu belgeleyen tarihi bir vesikadır.