Puan vermedi·344 syf.····Okunma: 29 Mayıs 2026 16:20 Birkaç gündür Bay Shevek ile uğraşıyorum.Kendisi fizik ile uğraşan bir bilim adamı.Mülksüzler kitabının ana kahramanı.Efenim Mülksüzler kuyusuna bende düştüm.Öyle okuyayım bitsin diye okunacak bir kitap değil.Zira birkaç geceme mâl oldu :)
Gelelim kitabın bende bıraktıklarına:
"Bir duvar vardı.Bütün duvarlar gibi iki anlamlı ve iki yüzlüydü.Neyin içerde neyin dışarda olduğu duvarın hangi tarafından baktığımıza bağlı."şeklinde duvar meteforu ile başlıyor kitap.Mülksüzler'de anlatılan duvar metaforu bana The Truman Show filmini hatırlattı. Romanın başında karşımıza çıkan duvar, ilk bakışta Anarres ile dış dünya arasındaki fiziksel bir sınır gibi görünse de, aslında çok daha derin bir anlam taşır. Bu duvar, insanların düşüncelerini, özgürlük anlayışlarını ve dünyaya bakışlarını sınırlayan görünmez engelleri de temsil eder. Anarres halkı kendilerini özgür kabul etse de zamanla kendi sistemlerinin oluşturduğu kalıpların içinde yaşadıkları görülür.
Benzer şekilde The Truman Show'da da Truman, özgür bir hayat yaşadığını düşünürken aslında başkaları tarafından tasarlanmış yapay bir dünyanın içinde yaşamaktadır. Filmin sonunda karşılaştığı duvar, yalnızca fiziksel bir engel değil, aynı zamanda onu gerçek hayattan ayıran zihinsel sınırların da sembolüdür. Hem Shevek hem de Truman, yaşadıkları dünyanın tek gerçeklik olmadığını fark ederek kendi sınırlarını sorgulamaya başlarlar. Bu nedenle her iki eser de insanın özgürlük arayışını, alışılmış düzeni sorgulama cesaretini ve duvarların ötesindeki hakikati keşfetme isteğini anlatır. Duvar, her iki eserde de dışarıdakileri içeri almaktan çok, içeridekilerin dışarı çıkmasını engelleyen bir metafor olarak karşımıza çıkar. Bu yönüyle Mülksüzler ve The Truman Show, insanın gerçek özgürlüğe ancak kendisine çizilen sınırları fark edip aşmaya çalıştığında ulaşabileceğini düşündüren eserlerdir.
Mülksüzler romanında yazar, biri Anarres diğeri Urras olmak üzere iki farklı dünya tasarlar. Anarres'te mülkiyetin olmadığı, insanların gönüllülük esasıyla çalıştığı ve iş bölümünün toplumun ihtiyaçlarına göre şekillendiği bir düzen vardır. Urras ise mülkiyetin, sınıf farklılıklarının ve rekabetin belirleyici olduğu, günümüz dünyasına daha çok benzeyen bir toplumsal yapıyı temsil eder. Bu karşıtlık üzerinden yazar, insanlığın farklı yaşam biçimlerini ve toplumsal düzen anlayışlarını sorgular.
Romanın bu yönü, her ne kadar Medinetü'l Fazıla Medinetü'l Fazıla ile birebir örtüşmese de, ideal toplum arayışı bakımından benzerlik gösterir. Farabi'nin erdemli şehrinde insanlar kişisel çıkarlarından çok ortak iyiliği gözetir ve herkes yeteneğine uygun görevler üstlenerek toplumun huzuruna katkıda bulunur. Anarres'te de benzer şekilde bireysel mülkiyet yerine paylaşım, dayanışma ve ortak sorumluluk ön plandadır. Ancak Farabi'nin ideal toplumunda erdemli bir yönetici ve belirgin bir hiyerarşi bulunurken, Anarres'te otorite mümkün olduğunca sınırlandırılmıştır. Buna rağmen her iki eser de daha adil, daha eşitlikçi ve ortak faydayı esas alan bir toplumun mümkün olup olmadığını sorgulaması bakımından birbirine yakın düşünsel bir zeminde buluşur.
Ve kitabın en çarpıcı sorularından biri: "İnsanın sevmediği bir işi yapması ahlâk dışı değil miydi?" Bu soru yalnızca çalışma hayatına değil, insanın kendi varoluşuna da yöneltilmiş bir sorgulamadır. İnsan gerçekten özgür müdür, yoksa yaşamını sürdürmek için istemediği rolleri kabullenmeye mi zorlanmaktadır? Mülksüzler, kesin cevaplar vermekten çok, okurunu bu sorularla baş başa bırakan ve uzun süre zihinde yaşamaya devam eden bir roman.
Sanırım en uzun analiz yaptığım bir kitap oldu Mülksüzler.Tavsiyemdir .