Gönderi

Şevket Süreyya Aydemir - Suyu Arayan Adam
Puan vermedi·407 syf.··
2026 1. kitabı
Eser otobiyografidir. Çok sade ve akıcı bir Türkçe ile yazılmıştır. Yazar eserde anlatılan ilk dönemlerde Türkçüdür. Eserde soyadını da okuduğu bir romanın Türkçülük uğruna Kafkaslara gidip herkesi affetmesiyle bilinen Aydemir isimli bir karakterinden etkilenerek aldığını anlatır. Sonrasında geçirdiği ideolojik değişime rağmen eser içerisinde Türkçü olduğu zaman da solcu olduğu zaman da kendi iç dünyasını anlatırken objektifliğini korur, yani insan ilk başlarda yazarın sonradan solcu olabileceğine asla ihtimal vermezken sonradan da önceleri Türkçü olabileceğine ihtimal veremez. Atatürk gibi cephede bile okuyacak kadar entelektüel bir adamdır. O dönemde, eğer Rusya bu sınıf meselesine bu kadar saplanıp kalırsa ve Amerika aynı hızla yozlaşmaya devam ederse Çin asrının geleceğini söylemiş ve bence haklı da çıkmıştır. Yazar, Rumeli kaybedilmeden uzun yıllar önce aslında çocukların oyunlarında bile Hristiyan - Müslüman Savaşı'nın, içten içe tebalar arası bir kinin olduğunu belirtir. Yani onlar için Rumeliden atılmak sürpriz olmamıştır. Ağabeyi de kendisi de asker olmuşlardır ve nispeten bilinçli ve eğitimli bir insan olduğu için bu ricatın doğasını eserden de anlaşılacağı üzere çok iyi anlamıştır. Yazar Dersim'den bahsederken oranın daima aslında bizim gibi görünüp hiç bizim olmadığını, çevre illeri baskı altında tuttuğunu ve bunların hem Osmanlıya hem Dersim'e vergi vermek zorunda olduklarını söyler. Fıratı geçip doğuya savaşa gittiklerinde buradaki tek köprü olan İliç Köprüsü'nü Kürtler kesmiş ve devletin askerini karşıya geçirmemişlerdir. Bunlar Ruslara da bize de pusu kurup yiyecek ve cephanemizi almaya çalışmışlardır. Kafkas cephesi baştan beri ricat şeklinde gelişmiş ve yazarın aktardığına göre Karadeniz'den İran'a bütünsel bir çekilme gerçekleşmiştir. Yazar Sarıkamış faciasından sonra doğuda asker olmuştur. Esere dair her yerde gördüğümüz meşhur pasajların geçtiği kısmı kendimce millî mücadele ve cumhuriyetin nasıl bir mucize olduğunu da göstermesi açısından özetlemeye çalışacağım. Yazar savaşın sakinleştiği bir anda erleri önce ufak bir sorguya tabi tutar, o kadar bilgisiz olduklarını görür ki onları bu sakin anlarda derslere alır. Bunlar ne milliyetlerini ne dinlerini ne peygamberlerini bilmektedirler. Ne uğruna ve hangi devletle savaştıklarını bilmemekte ve çoğu zaman da bilmek istememektedirler. "Türk değil misin?" diyince "Estağfurullah!" demekte, "Türk" kelimesini "Kızılbaş" ile eş görmekte bunu da bir hakaret telakki etmektedirler (aynısını Falih Rıfkı da Zeytin Dağı'nda Araplarda görecektir). Sürü ile hareket etmekte, başlarını kaybettiklerinde adeta bilinçlerini de kaybetmektedirler. Bir süre sonra Sovyetler dağılır ve Ruslardan kalan boşluğa Ermeniler gelir, hem cephede savaşmakta hem sivil halka eziyet etmektedirler. Köyleri yakıp insanları öldürürken bununla yetinmeyip cesetleri parçalayıp duvarlara çivilemekte, kümes ve ahır hayvanlarına da aynısını yapmaktadırlar. Yazarın aktardığına göre Erzurum nüfusunun yarısı katledilmiştir. Bir yerde insanları topluca öldürüp istiflemiş ve yığınlar yıkılmasın diye bunları boy ve kilolara göre yapmışlardır. Türk birlikleri Erzurum'a ulaşmaya çalışsa da kış aman vermemiş birlikler yolda zaiyat vere vere erimiştir. Onların durumunu anlatırken ticaretin, paranın, okulların ve her şeyin en güzelinin onlarda olduğunu, askere gitmediklerini ve tarihte sadece bir tane Ermeni devleti izlenebilip bunların genellikle büyük devletlere haraç vererek yaşayan bir millet olduklarını belirtir. Yarı aydın Ermeni siyasetçiler bunları öyle bir gaza getirmiştir ki bunlar dört bir yanı Türk olan, hiç olmayacak şehirlerde isyanlar çıkarmışlardır (bu bana otel rezervasyonu yapamadıkları şehirlerin harflerini şapkalı yazarak Kürdistan haritalarına alan günümüz ayrılıkçı Kürtlerini anımsatmıştır.) İnsanları kurtarır Kafkaslara geçerler. Kafkas Türklerinin Türkiye'yi yenilmez, yenilse de silkinip kalkar olarak bilip Türkiye'ye ve Türke çok büyük saygı ve sevgi beslediğini aktarır. Ancak Enver Paşa'dan bir gece aniden Wilson Prensipleri'ne göre bölgeyi Ermenilere bırakıp çekilme emri gelir. Bunun da Türkî halk uyurken gece sessizce yapılması emredilir. Bu yazara adeta insanlara hainlik etmiş mahcubiyeti yaşatır. Öyle ki gelen emre rağmen dönmemeyi düşünür ancak tekrar emir gelir ve geride kalan askerler sebebiyle barışın bozulabileceği öne sürülür. Yazar emri yerine getirir ancak daha sonra bireysel bir kararla tek başına geri dönecektir. Geri dönünce İstanbul'u işgal kuvvetleriyle kuşatılmış bulurlar. Sonrasında Azerbaycan'ın Şeki bölgesine dönüp orada öğretmenlik yapmaya başlar. Ülküsü turandır ve oradaki halkın da Şii/Sünni diye ayrışmamasını öğütler. İnsanlardan yine saygı ve sevgi görür. Başlarda Türk Birliği ve ilerlemesine inancı ve idealizmi tamdır ancak sonraları boşa kürek çektiğini hissetmeye başlar. Ancak tam bu sıralarda Ermenilerle bir savaş çıkar ve o da gönüllüleri bir araya toplayarak başlarında komutanlık yapar. Orada da başta işgal olunan topluluk Şii olduğu için münakaşalar çıkmış ancak daha sonra bu aşılmış ve çatışma başarılı olunca insanlar Şii/Sünni demeden birlik olup kutlamışlardır . Akabinde Sovyet Rusya Azerbaycan'ı basmıştır. Artık bildiğimiz hikayeler yaşanmaya, insanların evleri ve varlıkları gasp edilmeye başlanır ancak yazar bu sıralarda Türkçülük fikrinden uzaklaşıp hümanizme yönelir ve dolayısıyla yeni sisteme umut da beslenmeye başlar. Sitare isimli, aslında başkasıyla nişanlı olan bir sevgilisi vardır, bu olaylar başladıktan bir sene kadar sonra onu sevmesine rağmen kızın da isteğiyle Batum'a geçer ve orada İzmir'den göçmüş bir yedek subayın kız kardeşi olan gerçek karısıyla tanışır ve evlenir. Artık Komünist Parti'nin üyesi de olmuştur ve eğitim için o dönemde sistemin kökten yıkılması sebebiyle kıtlık çeken Rusya'nın içlerine gönderilir. Burada üç arkadaş birbirleriyle tartışarak da birbirlerini eğitir ve geliştirirler. Bunlardan biri de Nazım Hikmet'tir. Nazım Hikmet'in ailesi çok köklüdür ve onun buralara savrulmuş olması yazarı şaşırtır. Eserin ortalarında uzun uzun İttihat ve Terakki ve Enver Paşa'nın askerlik ve siyasetini analiz eder. Sonuç olarak paşayı hatalı bulur. İttihat ve Terakki kokuşmuş bir monarşiyi yıkmış ve Osmanlı'nın son sancılarla çıkardığı altın nesle bir umut olmuştur ancak yine aynı İttihat ve Terakki aynı altın nesli bozuk para gibi harcamış ve karşı çıktığı istibdadın daha beterini kendi uygulamıştır. Yazara göre dünyayı hep bir hamle geriden algılayabilmiş, kendi parti programından bile bihaber, savaş kararını dahi kimin aldigi net olarak belli olmayan parti daima kimliği belirsiz bir el tarafından bir yerlere savrulmuş ve üç milyona yakın insanı da kendi peşinde ölüme ve sefilliğe sürüklemiştir. Rusya'dan Fransa'ya buğday ihraç eden bir gemiyle yola çıkar ve İstanbul'da gemiyi terk eder ancak İstanbul'u çok yabancılar çünkü kendisi artık eski özü değildir, İstanbul'u da sosyalist bakış açısı sebebiyle "özgürleştirilmesi gereken, burjuva elinde bir sömürü şehri" olarak görmektedir. İnsanlar onunla memleketin işleri ve durumuyla ilgili konuşamamış, her sohbeti bu sınıf kini ve komünizm meselesine bağlamış, kendi deyimiyle temelsiz iddialarıyla kendini bir türlü bulamamıştır. Bir ilkokulda öğretmenlik yapmaya ve dergide komünizmle ilgili yazmaya başlar. Dergisi kapatılır ve kendisi kaçma fırsatı varken kaçmayarak tevkif edilir. Cezaevinden çıktıktan sonra Türk Ocakları ve Halk Evleri'nin oluşumlarında yer alır. Bu kısımlarda Atatürk'le tanış olduğunu yazar ve onunla ilgili dikkat çekici bir tespitini aktarır. Eski Mustafa Kemal muzaffer ve yılmaz bir komutan, efsanevi bir yenilmezken Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal en çok yalnızca insan kimliğiyle öne çıkmaktadır. onun Türk tarihi ve büyüklüğünün ortaya çıkması için gerekli araştırma fitilini ateşlediğini ancak o zaman ortaya atılan teorileri takip etmekle beraber çoğunun uyduruk şeyler olduğunu ve asıl ilerlemenin gelecekte olacağını da bildiğini söyler. İnkılap, halka rağmen halk için yapılır. İnkılâpçı gevşediği anda pragmatist halk hemen inkılap öncesi pozisyonuna dönecektir. "İnkılap" ve "Kadro" isimli dergiler çıkarır ve inkılabı bir grup yetkin insanın anlayıp yapabileceğini anlatır ancak dergileri komünist olmakla suçlanır. Bu kısımda yeni cumhuriyetin sanayileşme çabasını ele alır. Sanayileşme bir türlü gerçek manasıyla yapılamamış, o dönem için diğer gelişmekte olan ülkeler Avrupa'dan bulabildikleri her çeşit makine ve üretim aracını ithal ederken bizimkilerin adeta zıttını yaptıklarını anlatır. Bu teknoloji transferini yapan en dikkate değer ülke de Çin'dir. İkinci Dünya Savaşı'nı anlatırken de milletin savaş sürecine 1. Dünya Savaşı'nın aksine bu sefer devleti yöneten kadroların militarist ve hayalperest değil, savaşın ne olduğunu bilen ve "Yurtta sulh, cihanda sulh." diyen Atatürk'ün politikasını takip eden insanlarla girildiği için şanslı olduğunu aktarır ve şunu ekler, Osmanlı ve bu dönem arasına bir Atatürk devri girmiş ve birincinin aksine halkta devlete bir itimat gelişmiştir. Osmanlı zamanında halkta bu güven yoktur. Buralarda yazar hem doğrudan hem dolaylı olarak Atatürk'ü oldukça över. Eserin sonunda Kayaş tarafındaki bahçesinden ve hayvanlarından bahseder. Hayatı ve mefkûreyi ona direnmektense onunla süslenerek yaşamayı öğütler. Eserin adını kendi hayatından yola çıkarak vizyon gereği sürekli yeni ufuklara açılıp "suyu araması" dolayısıyla bu şekilde verdiğini açıklar.
Suyu Arayan AdamŞevket Süreyya Aydemir · Remzi Kitapevi · 20215,1bin okunma
73 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.