·400 syf.··Beğendi
···Okunma: 08 Haziran 2018 23:00 ‘’Madame Bovary’’, Gustave Flaubert’in realizmin etkisiyle 1851’de yazmaya başladığı ve 1857’de yayımlanan en ünlü eseridir. Eserin yayınlanması ile ahlak kurallarını çiğnediği gerekçesi ile yargılanır. Mahkemede ‘’Madame Bovary benim.’’ dediği bilinir. Avukatının güçlü savunması ile beraat eder.
Kitap, iyi kalpli olmasına karşın sıradan bir doktor olan Charles Bovary'nin yüksek idealleri ve aşırı bir lüks tutkusu olan romantik karısı Emma Bovary'nin, yaşamının tekdüzeliğinden sıyrılmak için girdiği durumları ve yaşadığı çeşitli gayrimeşru aşk ilişkilerini konu alır. Yazar Flaubert karakterlerin iç dünyalarını açıklarken realizmin gözlemci yönünü kullanmıştır.
Öncelikle karakterlerden başlayacak olursak, ilk incelenmesi gereken tabiî ki Madame Emma Bovary’dir. Annesiz ve küçük köy ortamında büyüyen Emma, çiftliklerine gelen Charles’a ilgi duyar ve evlenirler ancak Charles ile gittikleri bir davette lüks hayata özenen Emma’nın hayatı değişmeye başlar. Lükse düşer ve kocasından sıkılır. Gayrimeşru aşklara yönelir. İki erkekle aşk yaşamıştır. Bunların biri zengin ve lüks içindedir. Diğeri ise daha düz bir gençtir fakat Emma ikisini de gözünde ilahlaştırmıştır. İkisi de Emma’ya Charles kadar aşık olmayan, değer vermeyen erkeklerdir. Charles, Emma için her şeyini feda etmesine rağmen Emma’nın ondan sadece tiksinmesi ilginçtir. Bir diğeri de Emma’nın aşıkları ile buluşmadan önceki günler kocasına daha ılımlı ve daha sevecen yaklaşmasıdır. Emma romanda romantikliğin ve lükse düşkünlüğün getirdiği olaylar silsilesiyle beraber yaşanan rahatsızlıkların sembolüdür.
On beş yaşında kendinden on yaş büyük ve evli bir kadına aşık olan yazarın mahkemede “namus cellâdı kadın”ın kim olduğu sorulduğunda ‘’Madame Bovary benim.’’ demesi ile Madame Bovary’de kendi yaşantısına dair izler aramak çokta yanlış olmamalıdır.
Charles ise sakin ve düzenli bir hayat isteyen idealist bir doktordur. Karısını çok sevmesi adeta gözlerini kör etmiş, ona olan güvenini sorgulayamaz hale gelmesine sebep olmuştur. Onu her şeyden vazgeçecek kadar önemsemektedir. Charles romanda sadıklığın ve saf sevgiyle gelen güvenin sembolüdür.
Romanda incelenmesi gereken diğer iki karakter de eczacı Bay Homais ve papaz Mösyö Bournisien’dir. Eczacı’da Emma gibi lükse ve üne düşkün alt sınıfı aşağılayan ya da küçümseyen tavırlar sergilemektedir. Milli edebiyatımızdaki doğu-batı çatıışmasından ele alınsaydı Bay Homais kesinlikle yanlış batılılaşmış bir karakter olarak tanımlanırdı. Mösyö Bournisien ise geleneklerine daha düşkün bir din adamıdır ve bu çatışmadan ele alınırsa doğuyu temsil ederdi.
Yine de eczacı tamamıyla yanlış değildir. Bir konuşmasında kilisede tapındıkları için eleştirmiş ve yanlış bulduğunu belirterek kendisinin yalnızca yaratıcı olan Allah’a taptığını söylemiştir.
Yine bir cümlede geçen ‘’İnsan, hiçbir şeye karşı ilgisi, hiçbir şeyden umudu kalmayınca hayatın her gün değişmeyen tekrarı altında ezilir gibi olur.’’ sözü hem Emma Bovary’in hem yazarın yaptıklarının hayatın tekrarlamasına bağlandığı düşünülebilir.
‘’Fakat iki türlü ahlak vardır, dedi; biri, küçüğü, göreneğe kaçanı, insanların ahlak dediği şey, durmadan değişen ve yüksek perdeden atıp tutan, saman altından su yürüten, şurada gördüğümüz budala toplantısı gibi, çıkarcıların ahlakı. Fakat öbürü ebedi ahlak; etrafımızı saran peyzaj ve bizi aydınlatan mavi gökyüzü gibi, çepeçevre ve yukarda bulunan ahlak.’’ paragrafıyla ‘’ahlak’’ kavramına değinilmiş ve açıklanmıştır. Ebedi ahlak, Yaratıcı olarak tanımlanmıştır. Diğeri ise birtakım insanların kendi çıkarları uğruna uydurduğu ahlak olarak nitelendirilmiştir.
Benim kitapta en çok ilgimi çeken yer ise yıllarını çiftçiliğe vermiş bir kadına verilen ödül töreninde yaşananlar olmuştu. Kadının yıllardır hayvanlarla iç içe olduğundan onlar gibi dilsiz ve vurdumduymaz olduğunu belirtilmiş. Kadın önce ödül verilecek yerden ve oradaki insanlardan ürkmüştür. Sonrasında ödülü alıp onu namına ayin yapması için köyün papazına vereceğini söylemiştir.
‘’Bu yarım asırlık kölelik, neşe ile açılıp saçılan o burjuvaların karşısında işte böyle kalakalmıştı.’’
Kitap yazarın realitesi gereği bir ortamdaki hayatları ve insanları olduğu gibi aktarmasıyla geçer. Belli yerlerde belli noktaları ele alır. Dönemin zihniyetine bakış fırsatı verir.