Bir babanın ölümü etrafında şekillenen olaylar, ilk bakışta bir cinayet hikâyesi gibi görünse de aslında çok daha derin bir yere uzanıyor. Birbirinden tamamen farklı karakterlere sahip kardeşler; tutkuları, inançları, öfkeleri ve vicdanlarıyla sürekli çatışıyor. Olaylar ilerledikçe kimin haklı kimin haksız olduğunu ayırmak zorlaşıyor. Çünkü burada asıl mesele bir kişinin ölümü değil, insanların kendi içlerindeki hesaplaşmaları.
Suçun sadece bir eylem olarak değil, bir düşünce olarak da ele alınması da var. Bir insanın elini kana bulamaması onu gerçekten masum yapar mı? Bazen bir kötülüğün gerçekleşmesini istemekle onu gerçekleştirmek arasındaki mesafe sandığımız kadar büyük olmayabilir. Buradaki karakterler bana şunu düşündürdü: İnsan bazen işlediği günahların değil, cesaret edemediği günahların gölgesinde yaşar. Mahkemeler davranışları yargılar ama vicdanın kurduğu mahkemede düşünceler de sanık sandalyesine oturur.
Kardeşlerin aslında tek bir insanın parçaları olduğunu hissettim. Sanki biri aklı, biri tutkuyu, biri inancı, biri de karanlığı temsil ediyor. Hepimizin içinde aynı anda konuşan farklı sesler var ya, burada o sesler ete kemiğe bürünmüş gibi. Bu yüzden anlatılan şey bir aile hikâyesinden çok insan ruhunun haritası gibi geldi bana. Sayfalar ilerledikçe karakterleri değil, kendini okumaya başlıyorsun. Belki de bu yüzden üzerinden yıllar geçmesine rağmen hâlâ güncel; çünkü teknoloji değişiyor, şehirler değişiyor ama insanın kendi içindeki savaş hiç bitmiyor.