Japon edebiyatının kendine özgü dinginliğini taşıyan Balarıları ve Uzaktaki Gök Gürültüsü, okurken sanki ruhumun derinliklerine indi. O kadar güzel ve samimi bir üslubu vardı ki sayfaları çevirirken kendimi bir okuyucu gibi değil, konser salonunun en ön sırasında büyülenmiş bir seyirci gibi hissettim. Yazar, kelimelerle adeta müzik yaparken aynı zamanda kulaklarımda piyano ezgileri hissettiren çok estetik ve akıcı bir anlatı sundu. Edebi ve sanatsal yönü ağır basan, huzur verici ama bir o kadar da sürükleyici bir eser.
Rekabetten ziyade müziğin doğasını, tutkuyu ve sanatsal arayışı merkezine alması da dostça bir hava katmış. Kitabın en sevdiğim tarafı, istisnasız, Riku Onda’nın büyüleyici bir şekilde işitilebilen bir sanatı tamamen görsel ve yazılı bir metne dökebilmesi oldu. Bach, Beethoven, Rachmaninoff çalınırken yazar sadece notaları anlatmıyor; dinleyicinin zihninde uyanan manzaraları, fırtınaları, evrenin seslerini tasvir ediyor.
Roman, Japonya'da düzenlenen prestijli bir uluslararası piyano yarışmasını anlatıyor. Dünyanın dört bir yanından gelen yetenekli piyanistlerin hem birbirleriyle hem de kendi iç dünyalarıyla olan mücadelelerine tanık oluyoruz. Hikâye temelde dört farklı karaktere odaklanıyor. Aya, çocukken dahi olarak görülen ancak annesinin ölümünün ardından sahnelerden kaçan ve piyanoyu bırakan genç bir kızdır. Akashi ise yaş sınırına dayanmış, evli ve çocuklu, "sıradan" bir müzik mağazası çalışanı. Masaru, kusursuz tekniğe sahip, yarışmanın favorisi olarak gösterilen popüler ve parlak bir yıldızken; Jin, efsanevi bir maestro tarafından keşfedilen, evinde piyanosu bile olmayan, doğanın seslerini piyanoya aktaran 16 yaşında sıra dışı bir çocuktur.
Alışılagelmiş yarışma hikâyelerinin aksine, burada yıkıcı veya kötü niyetli bir rekabet olmaması, karakterlerin birbirini kıskanmak yerine performanslarından ilham almaları içimi sıcacık ederken; yazarın ruhumu dinlendirip zihnimde melodiler uçuşturarak beni edebi bir yolculuğa çıkarması bana eşsiz bir deneyim sundu.