Bu kitabı okurken sürekli aynı şeyi düşündüm:
Raskolnikov'un yaptığı şey mi daha korkunçtu, yoksa onu buna götüren düşünceler mi?
Dostoyevski, okuru bir mahkeme salonuna sokmuyor. Tam tersine, yargıç koltuğunu çekip önümüze bırakıyor. Sayfalar boyunca sadece Raskolnikov'u değil, kendi düşüncelerimizi de yargılamaya başlıyoruz.
Kitap bittiğinde olay örgüsünden çok karakterlerin zihninde dolaşan fikirler aklımda kaldı. Bir insan kendini ne kadar haklı görebilir? Bir düşünce, insanı ne kadar ileri götürebilir? Ve gerçekten herkesin aşamayacağı bir vicdan sınırı var mıdır?
Suç ve Ceza'yı güçlü yapan şey cinayet değil. Cinayet birçok romanda var. Güçlü olan şey, Dostoyevski'nin insan zihninin karanlık koridorlarında elinde fener olmadan dolaşabilmesi.
Bu kitabı okuduktan sonra Raskolnikov'u sevmedim, ona hak da vermedim. Ama onu anlamaya çalıştım. Belki de büyük edebiyatın amacı budur: Hak vermek değil, anlamaya zorlamak.
Aradan yıllar geçse de insanların bu kitabı konuşmaya devam etmesinin sebebi hikâyesi değil; insan doğasının bugün de değişmemiş olması.