Gönderi

10/10
·496 syf.··
Beğendi
·
2026 19. kitabı
·
19 günde okudu
·
Okunma: 31 Mayıs 2026 00:28
Nereden başlasam, hiç bilemiyorum. Öncelikle uzun zamandır wish listemde olan bir kitap olduğunu söyleyerek başlayayım. Herkes bilir ki o kitaba sıra gelesiye kadar araya sürekli başka kitaplar girer. Hainin Mührü de benim için öyleydi. Yayınevi değişti, 1. kitap geldi, 2 geldi… TÜYAP'ta imzasına gidemedim... derken 3. kitabın ön siparişe açılmasıyla, artık zamanı gelmişti. Okumaya devam etmeden önce: Kesinlikle spoiler içerir! İlk kitap benim için daha çok ortalama bir kitaptı. Karakterleri sevdim, evet. Olay bakımından biraz durağan geldi ancak bunun daha katmanlı bir kurgunun habercisi olmasından dolayı fazla takılmadım. İlk kitaba dair söyleyecek çok fazla bir şeyim yok. Karakterleri tanıdık ama tam potansiyelleri verilmedi. Amaçlarını öğrendik ama bu uğurda ne kadar ileri gidebileceklerini tahmin etme imkânı tanınmadı. Yazım dili bakımından, olay örgüsü, karakter tutarlılığı açısından yazarın ilk kitabı olmasına rağmen gayet başarılı bir kitaptı. İkinci kitap… Kesinlikle bir başyapıt adayı olabilecek bir eserdi. İkinci kitap benim için serinin özgünlük kazandığı ve diğer kurgulardan koptuğu kitaptı. Tanrı Kuyusu’nun Kemikleri… Yazarı gerçekten takdir etmeye başladığım ve ‘’Lan bunu nasıl okura bu denli geçirebildi?’’ dediğim noktadaydı; karakterlerin, okura tüm etik değerlerini sorgulattığı bir kitaptı. Önce tüm karakterlerden nefret ediyorsun. Zira o karakterin yaptığı yanlışın bir diğerini nasıl kötü etkilediğini, diğerinin bakış açısından okuyorsun. Hatayı yapan karakterin de bakış açısından okuyarak, aslında ona da hak veriyorsun ve kendi etik değerlerini sorgularken buluyorsun. Tüm karakterlerden yaptıkları ihanet/yanlışları için nefret edip, asla onları suçlayamıyorsun. Yazar; bu hissi okura açık etmeden, okurun kendi kafasında tartıp, sorgulayıp karar vermesine müsaade ediyor. Hiçbir noktada müdahale etmiyor, okura alan tanıyor. Beau benim 1. kitapta ilk 50 sayfadan en sevdiğim karakterdi. Kitabın sonunda ise ekibe ihanet ettiği için en nefret ettiğim kişiydi. Devamında ise Dante’nin uğradığı ihanet için üzülürken, diğer bir yandan Beau’yu da anlamaya başladım. Veyahut Beş Beter, kendisi hikâyeye kötü karakter olarak giriyor ancak ilerleyen kısımda dost oluyor. Biz kendisini kötü karakter olarak okurken aslında kendisine hak da vermeye başlıyoruz ama kötülüğe hak vermememiz lazım. Bu çarpıklık benim acayip hoşuma gitti. Bu nedenle de Tanrı Kuyusu’nun Kemikleri benim hem seride hem de genel olarak favori kitabım olarak yer etti. Belki de Dante, Beau’yu hiçbir zaman affedemeyecekti. (Ben hep bir insanın iyiyse her yerde iyi, kötüyse her yerde kötü olduğuna inanırdım.) Dante Beau’nun ihaneti için ne kadar kızgın olsa da bir yerlerde o da biliyordu ki babası için herkes her şeyini feda etmeye hazır olurdu. Bu onu ne masum yapıyor ne de zalim. Mesele de bu değil mi? Aslında hepimiz bazılarının hikayesinde zalimken, bazılarında masumuz. Kendi hikayemizin kahramanı olmak için bazı kimselerin hikayesine düşman olmak zorundayız. Bana kazandırdığı en güzel şey bu farkındalık oldu. Bu kitap benim insanlığa bakış açımı değiştirdi. Kül ve Keder Çağı ise yazar artık beklentimi aştığı için aynı şekilde ilerleyeceğine inandığım sırada beklentimin çok üstünde kalan bir final (?) oldu. Kitabın amaçladığı mesaj ve yazılma amacı da bu kitapta ortaya çıkıyor. O kadar altını çizdiğim kısım ve alıntılar var ki. ‘‘BEN HİÇ DEĞİLİM!’’ En büyük ters köşe ise Lunu’nun zulme uğrayan mazlumların hakkı olanı geri almalarına yardım ederken, mazlumların elde ettikleri güçle birlikte potansiyel bir zalime dönüştüklerinde uğradığı hayal kırıklığıydı. Ayrıca gözle görülür bir karakter gelişimi de mevcut. Hodbin’in herkes tarafından hor görülmesi ve dışlanması. Öfke’nin ise tam tersi insanlar tarafından kabul edilmesini kıskanması. Oysa Öfke olduğu gibi davrandığı için etrafındaki insanlar da zaten onu o olduğu için kabul ediyor. Hikâyenin devamında ise Hodbin kendi gibi davranmayı tercih edip ilk kez düşünmeden hareket ettiğinde ise Dede tarafından yetiştirilişine dair övgü alıyor. Finalde ise arkadaşlarını affedebilecek kocaman bir yüreği olduğu için hayranlık gördüğüne şaşıran ve sevinen birisine dönüşüyor. Dante’nin Lunu’yu kardeşi olarak görmesi ve anne babasına bir aileye sahip olduğunu söylemesi gibi. Bazen de insanlar daha zor iyileşir ve daha kolay kaybolur. Arm gibi… Kimse Arm’ı da dönüştüğü kişiden sorumlu tutamaz çünkü onun en büyük düşmanı yine kendisiydi. Yetersizlik hissi kendi içine yuva etmişti ve kendi kendine bitiriyordu. Bu seriyi sevme sebebim; bana bir sürü insanla tanışma fırsatı tanıması. Her birinde kendimden bir parça bulmam. Lunu’dan umudu, Dante’den gücü, Hodbin’den bencilliği (adı üstünde hodbin), Arm’dan sevgiyi, Beau’dan -hüngür hüngür ağlamayı- hata yapmayı ve Beş Beter’den cesareti. Hepsi bana insan olmayı öğreten, çoğu yerde de hatırlatan karakterlerdi. Haksızlığa karşı ses çıkarmayı, yanlışı kabullenmemeyi ve cesaretin cüsseden çok yüreğin boyutuyla alakalı olduğunu (Lunu) öğretti. Herkes kim olmak istediğine kendi karar verir. Serinin devamını (?) veya yan kitaplarını heyecanla bekliyor olacağım. Özellikle Öfke ve Beau'yu okumak çok keyifli olacak. Bu kitabı bize ulaştırmak için sarf ettiğin her türlü çaba için sana da çok teşekkürler sevgili yazarım:) Övgü Deveci Safi Hainin Mührü 2 Hainin Mührü 1
Hainin Mührü 3Övgü Deveci Safi · Dokuz Yayınları · 202655 okunma
·
44 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.