Masal zarafetiyle başlayıp insanlık tarihinin en derin trajedilerine uzanan, zamansız bir başyapıt. Yazarın bir çiftlik dolusu hayvanın aynasından bize yansıttığı şey, aslında insan doğasının, gücün ve toplumsal düzenlerin ta kendisi.
Hikaye, sömürüye ve baskıya başkaldıran, idealist bir eşitlik inancıyla özgürlüğe koşan hayvanların uyanışıyla açılıyor. Ancak bu masum ve umut dolu başlangıç, gücün o cazibeli ve zehirli kokusu etrafa yayıldıkça yerini yavaş yavaş bir dönüşüme bırakıyor. Orwell; adaletin, kuralların ve hatta toplumun ortak hafızasının, gücü elinde bulunduranlar tarafından nasıl incelikle manipüle edilebileceğini adeta ilmek ilmek dokuyor. Kitabı okurken, ideal bir düzen kurma arzusunun hırslara nasıl kurban gidebileceğini derin bir ürpertiyle hissediyorsunuz.
Karakterlerin her biri, toplumun farklı bir kesimini ve insan ruhunun ayrı bir yönünü simgeliyor. Sorgulamayan iyi niyetin, manipülatif sözlerin ve liderlik hırsının çatışması, hikayeyi edebi açıdan muazzam bir derinliğe ulaştırıyor. Karşınızda duranın bir fabl değil, tarihin her döneminde maske değiştirerek sahneye çıkan evrensel bir tiranlık arzusu olduğunu anlıyorsunuz.
Kelimelerin gücüyle insanı kendi gerçekliğiyle yüzleştiren bu roman, son sayfasına kadar etkisini yitirmeyen sarsıcı bir atmosfere sahip. Gücün doğasını, adaletin sınırlarını ve toplumsal uykunun tehlikelerini anlamak için dönüp dönüp yeniden okunması gereken, edebi değeri çok yüksek bir manifesto.