Muriel Barbery (28 Mayıs 1969, Kazablanka-Fas) Fransız roman yazarı ve felsefe profesörüdür. 2000 yılında ilk romanı Une Gourmandise yayınlandı. Bu kitap on iki dile çevrildi. 2006 yılında çıkan ikinci kitabı Kirpinin Zarafeti (L'Élégance du hérisson) Fransa'nın en çok satanlar listesinde 30 hafta boyunca ilk sırada yer aldı. Mayıs 2008'e kadar elli baskısı yapılan eserin bir milyondan fazla kopyası satılmıştı. 2008 yılında bir sanatçı rezidansı olan Villa Kujoyama'da yaşamaya hak kazanan Barbery, şu anda eşiyle birlikte Kyoto'da yaşamaktadır.
Kitap konusundan ziyade içeride verdiği derin felsefik sorgulamalarla incelenmeli çok iyi pasajlar okuyoruz her biri ders niteliğinde.
**"Hayatın bir anlamı vardır ve bunu da büyükler bilir" lafı herkesin inanmak zorunda kaldığı evrensel bir yalandır. Yetişkin olup da bunun yanlış olduğu anlaşıldığında artık vakit çok geçtir. Sır dokunulmadan kalır; ama kullanılabilecek bütün enerji de uzun süredir salakça faaliyetlerle saçılıp savrulmuştur. Geriye kalan ise kişinin kendi yaşamına hiç bir anlam bulamamasını maskelemeye çalışarak kendini uyuşturmasıdır. Üstelik kendini daha iyi ikna edebilmek için de kendi çocuklarını aldatır. (Syf.13)
** Baştan beri Colombe'la ben savaştık; çünkü Colombe'a göre yaşam, karşındakini yok ederek zafer kazanmak gereken sürekli bir mücadele. Rakibini ezmemişse ve onun alanını kıtı kıtına yaşayabileceği kadar daraltmamışsa kendini güvende hissedemez. Başkalarına yer olan bir dünya onun eftenpüften savaşçı ölçütleri ne göre tehlikeli bir dünyadır. Ama aynı zamanda, ufacık bir temel görev için onlara muhtaçtır: Onun gücünü birinin kabul etmesi gerekir. Dolayısıyla vaktini olası tüm imkanlarla beni ezmeye çalışmanın yanısıra, benim ona, kılıç çeneme dayalıyken, en iyi olduğunu ve onu sevdiğimi söylememi de ister. Bu beni günlerce deli eder. (Syf.69)
**Çay Kitabı'nın yazarı Kakuzo Okakura gibi ben de çayın önemsiz bir içecek olmadığını biliyorum. Bir ritüel halini aldığında, küçük şeylerdeki büyüklüğü görme yeteneğinin merkezini o oluşturur. Güzellik nerededir? Diğerleri gibi ölmeye mahkum büyük şeylerin içinde mi, yoksa hiçbir iddiada bulunmadan, anın içine bir sonsuzluk tomurcuğu yerleştirmeyi bilen küçük şeylerde mi?(Syf.76)
**Evren boşlukla elbirliği yapar, kayıp ruhlar güzelliğe ağlar, anlamsızlık bizi kuşatır. O halde, bir fincan çay içelim. Sessizlik olur, dışarıda esen rüzgar işitilir, sonbahar yaprakları hışırdar ve uçuşur, kedi sıcak bir ışık içinde uyur. Ve her yudumda zaman iyice yücelir.(Syf.76)
**Bir halk atasözü gibi gelebilir kulağa, oysa bunlar Savaş ve Barış'ta Mareşal Kutuzov'un Prens Andrey'e söylediği sözler. Ama her şey vaktinde gelir, Beklemeyi bilen için her şey vaktinde gelir . (Syf.90)
Yoksullara, yoksul diye ve hayatın adaletsizlikleri nedeniyle asla ruh yüceliği kredisi vermedim. Ama, en azından, onların büyük mülk sahiplerine duydukları nefrette onlarla birlikteyim. Gegen(Dilenci)’e beni yanılgıdan kurtarıp bana şunu öğretiyor: Yoksulların nefret ettikleri bir şey varsa, o da diğer yoksullardır.**(Syf.104)
**Yaşamımızın mutlu anları böyle akıp gider. Kararın ve niyetin yükünden kurtulmuş bir halde kendi iç denizlerimiz de dolanırken, çeşitli hareketlerimize sanki başkasının eylemleriymiş gibi tanık oluruz ve yine de iradedışının yetkinliğine hayran kalırız.(Syf.106)
**Ben(Paloma), son derece aceleci, süre bitecek diye bunca stres altındaki, yarını düşünmemek için şimdiki zamana açgözlülükle sarılmış olan çevremdeki yetişkinlere bakarak, bir ömrün kısacık bir süre de geçip gittiğini çok erken anladım, Ama yarından çekinmenin nedeni şimdiki zamanı inşa etmeyi bilmemektir ve şimdiki zamanı inşa etmek bilinmeyince, bunun yarın yapılabileceği söylenir, ama bu da berbat bir şeydir; çünkü yarının daima bugün olduğunu görmüyor musunuz?(Syf.111)
**Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır. Anna Karenina'nın ilk cümlesi bu. Her iyi kapıcı gibi ben de bunu okumuş olamazdım. Hele ki bu cümlenin ikinci bölümünün üzerine, bir lütuf anında, Tolstoy'un olduğunu bilmeden tesadüfen atlamak da bana nasip olamazdı. Çünkü küçük insanlar büyük edebiyata bilmeden duyarlılık gösterseler bile, eğitimli insanların onu yerleştirdiği görüş seviyesinde olmayı iddia edemezler.(Syf.117)
**Sanat nasıl doğar? Tinin duyumsal alanı yontma kapasitesinden doğar. Sanat bizim ne işimize yapar? Duygularımızı şekillendirir ve görünür kılar. Bunu yaparken de özel bir biçim dolayısıyla insani duyguların evrenselliğinin somut örneği olan bütün eserlerin taşıdığı sonsuzluk damgasını duygularımıza basar.(Syf.173)
**Ama tablonun içinde, insanın açgözlülük zamanından sökülüp alınmış, ertelenmiş bir anın tamlığı var. İnsanın açgözlülüğü! Arzulamaktan vazgeçmeyiz, hatta bu bizi yüceltse ve öldürse bile. Arzu! Bizi taşıyan ve çarmıha geren odur. Bizi önceki gün kaybettiğimiz ama güneş doğduğunda yeniden bir fetih alanı gibi gördüğümüz muharebe alanına her gün yeniden taşır. Yarın ölecekken, un ufak olmaya mahkum imparatorluklar inşa ettirir bize.(Syf.174)
**Çünkü güzel olan şey, geçerken yakalanandır. Şeylerde güzellikle ölümün aynı anda görüldüğü, o geçici dış görünümleridir. Ay, ay, ay, dedim kendi kendime. Bunun anlamı, hep o güzellik ile ölüm arasındaki, hareket ile yokoluş arasındaki dengede, hayatı bu şekilde sürdürmek gerektiği mi? Canlı olmak belki de budur: Ölen anların ardından koşmak.(Syf.234)
**Anne-Helene Meurisse. O açgözlülükle bana bakarken, biz kapıdan geçip gözden kayboluyoruz. "Elbette, elbette!" diye cıvıldıyor Kakuro, kapının kanadı nı topuğuyla iterken. "Dursaydık yanmıştık," diyor, "bir saatimizi alırdı." "Beni tanımadılar," diyorum. Kaldırımın ortasında duruyorum. Altüst olmuş bir halde yim. "Beni tanımadılar," diye tekrarlıyorum. O da duruyor. Elim hala kolunda. "SİZİ HİÇ GÖRMEMİŞ OLDUKLARI İÇİN," DİYOR. "BEN SİZİ HER KOŞULDA TANIRIM."(258)
**"Size son kez tekrarlıyorum, umarım bu kez şu suşilerle boğulmazsınız, parçası otuz avro, laf arasında söyleyeyim. yutarken biraz daha incelik gerektiriyor. SİZ KIZ KARDEŞİNİZ DEĞİLSİNİZ, DOST OLABİLİRİZ. HATTA NE İSTERSEK ONU."(Syf.263)