1984’ü okurken içimde çok garip, tarif etmesi zor bir ağırlık kaldı. Kitabın o kasvetli, gri havası daha ilk sayfalardan üstüme çöktü sanki. Winston’ın o döküntü apartman dairesinde, telekranın görmediği küçücük bir köşede gizlice günlük tutmaya çalıştığı o an içimi hep çok acıtır. Sadece kendi düşüncelerini kağıda dökmek gibi çok temel bir şeyin bile insanı ölüme götürebilmesi, kitaptaki o çaresizliği bana çok derinden hissettirdi.
Winston ve Julia’nın o eski odadaki gizli buluşmaları, o zifiri karanlığın içindeki küçücük bir umut ışığı gibi geliyor bana. Birbirlerine sarıldıklarında, gizlice gerçek kahve içtiklerinde, sanki her şeye rağmen insan kalabilmişler gibi hissediyorum. Ama işte, romanın o tekinsiz atmosferi yüzünden o küçük mutluluğun uzun sürmeyeceğini için için bilmek, okurken insanı hep bir tetikte olma haline zorluyor. O'Brien karakteri ise bende hep büyük bir hayal kırıklığı yarattı; Winston’ın ona güvenmek istemesini, bir çıkış yolu aramasını çok iyi anlıyorum ama sonrasındaki o Sevgi Bakanlığı sahneleri gerçekten yüreğimi sıkıştırıyor.
Beni en çok sarsan yer kesinlikle 101 numaralı oda ve sonrasındaki o meşhur kafe sahnesi. Winston’ın o kadar direnişten, o kadar acıdan sonra her şeyini kaybetmesi, o en çok korktuğu şeyle yüzleştiği an Julia’yı feda edişi beni her defasında darmadağın ediyor. O son sayfalardaki teslimiyet hissi, hani o pes ediş ve o masadaki yalnızlığı... Keşke farklı bitseydi, keşke bir parça olsun umut kalsaydı diye düşünmeden edemiyorum. Kitap bittiğinde hissettiğim o yalnızlık duygusu yüzünden 1984 benim için sadece bir kurgu değil, Winston’ın o iç burkan çaresizliğiyle içime işleyen çok kişisel bir hüzün.