·168 syf.··Beğendi
···Okunma: 02 Haziran 2026 10:37 KÜRK MANTOLU MADONNA
(Roman)
SABAHATTİN ALİ
Toplumcu gerçekçi sanat anlayışını yazdığı roman ve hikâyelere yansıtan, bundan önce de yaşadığı hayata bu perspektifle bakan ve bunun bedelini ödeyen istisna sanatçılardan biri olan Sabahattin Ali’yi okumaya, onun en çok bilinen üç romanından biri olan Kürk Mantolu Madonna ile devam ediyoruz.
Romanın merkezinde bulunan kahraman Raif’tir. Raif, anlatıcının bir şirketin muhasebesinde
çalışmaya başladığında karşılaştığı sıra dışı bir mesai arkadaşıdır. Dış dünyaya karşı pasif bir tepkisizlik içinde olan Raif’i tanımaya çalışan anlatıcı, bir süre sonra onun hastalanıp öleceğine şahit olacaktır. Ölmeden önceki son akşam kendisine bir günlüğüne emanet edilen defter okununca, Raif’in dış dünyaya taşmayan iç dünyasının merkezinde, romanda sürekli “Kürk Mantolu Madonna” olarak anılacak olan Maria’nın bulunduğu anlaşılır.
Tabiatı gereği çekingen olan Raif, babası tarafından Almanya’ya, ailece uğraştıkları sabun işinde kendisini geliştirmesi için gönderilir. Raif bir pansiyona yerleşerek yeni hayatına uyum sağlamaya çalışır. Biraz da resme meraklıdır. Bir resim sergisinde bir kadın portresini görüp duygusal olarak adeta kilitlenir. Resim onu o kadar çok etkiler ki etraftakiler bunun dedikodusunu yapmaya başlarlar. Resmi yapan ressam yanına gelerek onunla tanışır. Ancak Raif nazarını resimden ayıramaz.
O günün akşamında pansiyondaki dul kadınlarla dışarı çıkar. Bu sırada resimdeki kadını kendilerine bakarken görür ve kolundaki dul kadını bırakarak onun peşine düşer. Bir barda keman çaldığını öğrenir. Onu takip ederek tanışır. Kadın da onu tanımıştır zaten ve bir önceki gün yanına gelip onunla tanıştığını hatırlatır. Raif şoktadır. Kadınla zaman geçirirler. Sıra dışı bir kadın olduğu bellidir. Hayata kendi başına tutunan, kendi kararlarını veren, kadın kimliğinin ötesine geçen bir insandır. Onun etkisinden kurtulamayan Raif, ilişkilerindeki asıl belirleyici kişi olarak direksiyonu ona vermekten asla çekinmez.
Maria bir arayış içindedir. Etrafındaki sayısız erkekle kurduğu ilişkilerde aradığını bulamaz. Raif ise onu, kendisini hayata yeniden bağlayan tek sebep olarak görür. Sanki taşıdığı beden, Maria olmadan yaşamaya razı değilmiş gibidir.
Maria ile ilişkileri zamanla derinleşir. Ancak Raif’in babasının ölüm haberiyle süreç bozulur. Raif Türkiye’ye dönmek zorundadır. Maria ona kendisinin de Türkiye’ye, onun yanına geleceğini söyler. Raif döner ve hazırlıklar yapar. Ancak Maria gelmez. Bir süre sonra iletişimleri de kesilir. Aradan yıllar geçer. Raif hayata küsmüştür.
Bir gün Ankara’da, Almanya’dayken tanıdığı dul kadının sesini duyar. Kadın onu tanımış ve çağırmıştır. Raif şaşırır. Kadın çok değişmiştir. Yanında da yaklaşık on yaşlarında bir kız vardır. Bu kızın Maria’dan olduğunu, aslında kendi kızı olduğunu ve Maria’nın onu terk etmediğini; kızını doğurduktan kısa süre sonra öldüğünü öğrenir. Böylece dünyası bir kez daha yıkılır. Dul kadın kızını trene bindirip gitmiştir. Raif geride kalır ve yaşamın içinden yavaş yavaş çekildiğini hissederek evine döner.
Romanın sonunda tüm bu olanları, anlatıcının Raif’ten aldığı not defterinden öğreniriz. Bir gün sonra defteri geri vermeye gittiğinde anlatıcı, Raif’in öldüğünü öğrenir.
Romanda Maria ile Raif’in şahsında insan psikolojisine derinlemesine değinilmiştir. İnsan nihayetinde bu hayatta neyi arar, sorusunun cevabı araştırılmaya çalışılır. Aşkın, sevginin, kadın ve erkeğin, hayal ile gerçeğin çatışmasını görürüz. Kadın ve erkek algısı, bu kavramların toplumdaki algılanışlarının ötesine taşınmıştır. İnsana ulaşılmaya çalışılmıştır. Hümanizm ön plandadır. Toplumsal algı ile bireyin algısı arasında bir çatışma söz konusudur. Galip gelen ise toplumsal gerçeklik olacaktır. Raif’in hayallerle kurduğu iç dünya yıkılmıştır. Geride, her gün gördüğümüz bir yığın insan kalıntısı bırakılmıştır.
Madonna benzetmesi de ilginçtir. Burada Meryemana kastedilmektedir. İsa’yı doğurandır. Kendisi de İsa’ya benzetilecektir. Meryem yoksa hayat da yoktur.
Romanın vermek istediği mesaj şudur:
İnsan ancak kendi bağlamında anlaşılabilir. Dış dünyanın etkileri ve iç dünyanın meyilleri neticesinde davranışlarımız şekillenir. Saadet ise ancak insanın iç dünyasına uygun bir yaşamla elde edilebilir.
Aşağıya aldığımız alıntılar, aslında romanı özetleyecek niteliktedir:
Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.
(Sayfa: 11)
İnsanlar, kendi cinslerinden biri üzerinde kudret ve selahiyetlerini denemek kadar tatlı sarhoş eden ne vardır?
(Sayfa: 20)
İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.
(Sayfa: 33)
Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçındığımız hâlde ilk defa karşılaştığımız insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?
(Sayfa: 38)
En büyük zevkim, evin bahçesindeki derenin kenarında yalnız başıma oturup hülyalara dalmaktı…
(Sayfa: 48)
Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim.
(Sayfa: 51)
Yaşamak, tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek, hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak…
(Sayfa: 87)
Canlı bir mevcudu kendisine uygun olan iklimden ayırarak, birkaç meraklının keyfi için berbat şartlara tâbi etmek bir nevi işkence değil midir?
(Sayfa: 92)
En tahammül edemediğim şey merhamettir.
(Sayfa: 93)
Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hâlâ kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır.
(Sayfa: 93)
Başkasına merhamet etmek, ondan daha kuvvetli olduğunuzu zannetmektir ki ne kendimizi bu kadar büyük ne de başkalarını bizden daha zavallı görmeye hakkımız yoktur.
(Sayfa: 93)
Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir.
(Sayfa: 107)
“Benim beklediğim aşk başka!” dedi…
(Sayfa: 107)
Bir müddet, kısa bir müddet, o kadın beni her zamanki aciz, miskin hâlimden kurtarmış; bana erkek, daha doğrusu insan olduğumu öğretmişti.
(Sayfa: 146)
Belki bu da kâfiydi. Bir insana bir insan herhâlde yeterdi. Fakat o da olmayınca?
(Sayfa: 147)
İnsanlar birbirlerinin maddi yardımlarına ve paralarına değil, sevgilerine ve alakalarına muhtaçtılar.
(Sayfa: 149)
Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim. İkinci defa oynayamam.
(Sayfa: 159)
Mutlaka okunması gereken bir roman.