Gönderi

Puan vermedi·102 syf.··
2026 14. kitabı
Kendimi aldatılmış hissettim. Bir kitap, kendi gerçekliğinden bu kadar kopartılıp nasıl böylesine süslü bir Hollywood aldatmacasına dönüştürülebilir? Üstelik kitaptaki Holly Golightly, filmdeki Audrey Hepburn imajının aksine, tam da bu aldatılma duygusunu hissettirecek bir karakter. Daha sonra Soğukkanlılıkla ile edebiyat tarihinde bambaşka bir yere oturacak olan Truman Capote’nin —ki 2005 yapımı biyografik filmi Capote muazzamdır— 1958 tarihli Tiffany’de Kahvaltı kitabı, belleklerimizde çoğu zaman Audrey Hepburn’ün siyah elbisesi, vitrinin önünde içilen kahve ve romantik bir şehir anlatısı olarak kalmış olsa da, metnin kendisine dönünce çok daha sert ve çok daha gerçekçi bir hikayeyle karşılaşıyoruz. Filmin aksine kitapta Capote bir aşk hikayesi anlatmıyor; New York’ta kendine yeni bir isim, yeni bir yüz ve yeni bir hayat yaratmaya çalışan Holly Golightly’nin etrafında, insanlığın en eski yara izlerinden birine elini gezdiriyor; insan geçmişinden gerçekten kaçabilir mi, yoksa kaçış dediğimiz şey yalnızca geçmiş suretimizin daha şık giyinmiş hali midir? Kitabın meşhur Holly Golightly karakteri hakkında onlarca yazı, hatta akademik makale bulmak mümkün; ama Holly’yi sadece “özgür ruhlu kadın” kalıbına indirgeyemeyiz. Zira o, asıl adı Lulamae Barnes olan, taşradan ve erken yaşta içine düştüğü hayattan kaçıp New York’ta kendini baştan yaratmaya çalışan bir kadın. Fakat bu yeni bir Holly yaratama girişimi, özgürleşmeden çok, kırılgan bir kabul edilme çabası gibi duruyor. Holly erkeklerle yemeklere çıkıyor, partilerde dolaşıyor, zengin adamların ilgisini, hediyelerini ve parasını kendi hayatını sürdürmenin bir yolu olarak kullanıyor. Fakat bunu yaparken tam anlamıyla güçlü de değil, tam anlamıyla kurban da değil. Capote’nin karakterini ilginç kılan şey de aslında bu; okuru Holly karşısında ahlaki yargı ile romantize etme arzusu arasında bırakıyor. Filmin kitaptan bu kadar farklılaşması da oldukça ilginç. 1961 Hollywood'u, Capote'nin cinselliği karmaşık, sınıfsal olarak rahatsız edici ve hiçbir romantik sona sığmayan Holly'sini olduğu gibi beyazperdeye taşıyamamış. Amiyane tabirle müesses nizamın sansür dişlisi; erkeklerden para ve hediye alan, evlilik fikrine yerleşmeyen, cinselliği açıkça ima edilen ve sonunda da ahlaken “düzeltilmeyen” bir kadının ana akım bir filmin merkezinde yer almasına izin ver(e)memiş. Bu yüzden metindeki isimsiz, queer vari ve Capote’ye de oldukça yakın durduğunu düşündüğüm anlatıcı, filmde Paul Varjak adında heteroseksüel bir erkeğe dönüştürülmüş ve Holly’nin erkeklerle kurduğu cinsel-ekonomik ilişki de yumuşatılmış. Kitabın açıkta bıraktığı her şey filmde heteroseksüel bir romantik sona evrilmiş. Kısacası Hollywood, Capote’nin yakalanamayan Holly’sini yakalamış, evcilleştirmiş ve Audrey Hepburn’ün muazzam zarafetiyle “kabul edilebilir” bir modern kadın ikonuna dönüştürmüş. Yani evet, Hollywood müesses nizamı bu senaryoda bizi ziyadesiyle aldatmış. Bu tercih yalnızca senaryo tercihi değil, aynı zamanda yıldız sistemiyle de ilgili. Capote’nin Holly’si daha cinsel, daha tehlikeli, daha yaralı ve daha ahlaken müphem bir karakterken, Audrey Hepburn seçimi Holly’nin algısını baştan değiştiriyor. Hepburn’ün bedeni ve zihinlerdeki imajı, Holly’yi seyircinin korkacağı değil, seveceği bir figüre dönüştürüyor. Film Holly’yi serseri mayına değil, bir ikona çeviriyor. Güzel, zarif, kırılgan ama sonunda sevgiyle doğru yere döndürülebilecek bir kadın imajı yaratıyor. Oysa kitaptaki Holly daha çok serseri mayın kıvamında; doğru yere dönmek bir yana, kitap metninde onun için “doğru yer” diye bir şey olup olmadığından bile emin olamıyoruz. Bu açıdan bakınca kitabın Holly’si bugünün modern ilişki kültürüyle de ilginç bir bağ kurduğunu düşünüyorum. Günümüzde romantik ilişkileri çoğu zaman “takılmak”, “friends with benefits” ya da “fuckbuddy” gibi adı konmamış yakınlık biçimleriyle açıklamaya çalışıyoruz. Holly de aslında kendi döneminin içinde buna benzer bir gri alanda yaşıyor gibi; yakınlık var ama bağlanma yok, arzu var ama güven yok, birlikte geçirilen zaman var ama gelecek fikri yok. Bugün yaşasa muhtemelen kadın-erkek fark etmeksizin çoğumuzun yaptığı gibi dating app kullanan, Instagram’da hayatını seçilmiş görüntülerle düzenleyen, pahalı mekanlarda görünmeyi seven; fakat bütün bunları yalnızca ilgi çekmek için değil, kendine ait bir alan ve kimlik kurabilmek için yapan biri olurdu. Belki de Holly, modern halimizin arkaik değil ama erken bir versiyonuydu. Belki de bütün çabası kendini göstermek, saklamak, yeniden yaratmak ve bütün bunların içinde bir yere ait olmaya çalışmak etrafında dönüyordu. Bu yönüyle bana günümüzün tartışmalı dizisi Euphoria'nın karakterlerini hatırlatıyor; kendini sürekli yeniden kuran, görünürlükle doğallık arasında bir denge arayanları. Ezcümle Tiffany’de Kahvaltı, filmin bize bıraktığı romantik parıltıdan çok daha acı ve alttan alta sert bir kitap bana göre. Capote, modern Amerikan rüyasını bir vitrinin önünde kahve içen genç bir kadının zarif görüntüsüne sıkıştırıyor; ama o vitrinin camında aslında sınıf, arzu ve yalnızlıkla tuz buz olduğu hissettirilen bir hayat var. Holly Golightly bugün hala bu kadar canlıysa, bunun sebebi yalnızca Audrey Hepburn değil. Sebebi Holly'nin modern insanın en tanıdık çelişkisini taşıyor oluşu, kimseye ait olmamayı istemek ama birine ait olmayı beklemek.
Tiffany'de KahvaltıTruman Capote · Siren Yayınları · 20262,132 okunma
·
38 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.