İnsan ve "Herkes": Ben Gerçekten Ben miyim, Yoksa "Elâlem" miyim?
Kitabı eline alıp sayfaları karıştırmaya başladığında Ortega aslında yüzümüze tek bir tokat gibi soru çarpıyor: "Ben gerçekten ben miyim, yoksa bana öğretilmiş, önüme hazır konulmuş bir hayatı mı yaşıyorum?". Kitabın kapağı bile o kadar muazzam düşünülmüş ki, konuşma yetisiyle doğduğumuzu sanırken aslında kulağımıza fısıldanan o hazır sesleri toplum içinde nasıl tükettiğimizi simgeliyor. Ortega’nın felsefesi aslında çok sarsıcı ve bir o kadar da içimizi burkan bir gerçekle başlıyor: İnsan hayatı, en dip katmanında radikal bir biçimde yalnızdır. Kendi hayatını senin yerine kimse yaşayamaz, acını kimse çekemez. Ama ne yapıyoruz? Dış dünyanın o gürültüsünden korktuğumuz için hemen o kalabalığa, yani o meşhur "Herkes"e sığınıyoruz.
"Böyle Giyinilir, Böyle Konuşulur!": Herkes Tiranlığı
İşte tam burada kitabın o can alıcı sosyolojik eleştirisi devreye giriyor. Toplum dediğimiz şey, bir araya gelmiş bilinçli ve tatlı insanların oluşturduğu organik bir bütün değil; aksine ruhsuz, anonim ve mekanik bir baskı aygıtı. Bu aygıtın adı: "Herkes".
"Ay dert etme, böyle giyinilir."
"Bu işler böyle yapılır."
"Müşteriyle/Hocayla böyle konuşulur."
Peki, kim koyuyor bu kuralları? Cevap yok: "Herkes" işte! Ortega, bu "Herkes" kavramını otantikliği, yani senin o biricik, eşsiz benliğini ezen isimmsiz bir tiran olarak görüyor. Tıpkı görsellerdeki o yaratıcı ressam örneği gibi; sırf para kazanmak ya da o isimsiz kalabalık beğensin diye kendi ilhamını bırakıp sıradan portreler üretmek, ruhunu o "Herkes"e kurban etmektir. Düşünmeden, sorgulamadan yaşadığımızda başkalarının hazır fikirleriyle hareket edip kendimizden uzağa fırlatılıyoruz. Toplum resmen dört dörtlük bir "insan üretme makinesi" gibi çalışıp hepimizi