Son yıllarda hayat, sanki bir yere yetişememe korkusuyla nefes nefese geçiyor diye düşünüyorum. Herkes bir yerlere yetişmeye, eksik kalan bir şeyi tamamlamaya, sürekli daha fazlasını yapmaya çalışıyor gibi geliyor. Oysa insan ruhu, sadece hareket ederek değil, durarak, sessizleşerek ve gerçekten dinlenerek de yaşamaz mı sanki? Kaliteli dinlenmek, yalnızca uyumak değil, zihnin yükünü hafifleten bir anın içinde nefes alabilmektir. Çünkü sürekli koşan bir hayat, zamanla insanın iç sesini susturuyor ama gerçek dinlenme, o kaybolan sesi yeniden duyabilmemizi sağlayacaktır.
Çalışma hayatı, insana sadece beden yorgunluğu değil, zamanla ruhsal bir tükenmişlik de yüklüyor. Bunu zaman geçtikçe insan daha iyi anlıyor. Sürekli yetişmesi gereken işler, bitmeyen sorumluluklar ve başarı baskısı içinde insan, fark etmeden kendini ihmal etmeye başlıyor. Sabahın erken saatlerinden gecenin geç vakitlerine kadar süren bu koşuşturma, bir süre sonra yaşamayı değil yalnızca hayatta kalmayı kodluyor her birimize. Oysa insan bir makine değildir, bazen durmaya, nefes almaya ve zihnini dinlendirmeye ihtiyaç duyar. Çünkü sürekli çalışan bir zihin zamanla yorulur, duygular körelir ve insan en sonunda kendine yabancılaşır. Bu yüzden hayatın içinde bazen yavaşlamayı bilmek gerekir çünkü durabilmek de en az yürümek kadar önemlidir.
Kitap aslında bildiğimiz anlamıyla tembelliği romanize etmiyor. Bazen durup düşünebilmeyi, kaliteli dinlenmeyi, bedenimizi ve ruhumuzu yoracak eylemlerden kaçınmayı işaret ediyor. Bence bu çok önemli. Çoğu zaman popüler kültür unsurlarının bir kölesi gibi hep bir yerlere koşturuyoruz sanki bir şeyleri kaçırınca hayatımızdan bir şeyler gidecek gibi. Kitabın altını çizdiği noktaları çok sevdim bu anlamda. Bence bu değişime herkesin ihtiyacı var. Tembellik aslında bir zayıflık değil bunu bir güç olarak içimizdeki potansiyeli ortaya çıkarmanın bir yolu olarak görmek gerekiyor.