Ümitsizlikle boğuştuğum günlerden birindeydim. Her şey üst üste geliyordu. Emek emek kurduğum hayatım bir anda yerle bir olmuştu ve ben sanki gerçek bir enkazın altında kalmış, sahip olduğum her şeyi bir anda kaybetmiştim.
Hayatım boyunca istediğim hayatı kurabilmek için türlü bedeller ödemiş, mücadele etmiş ve durmadan çabalamış biri olarak; elde ettiklerimin yeniden tuzla buz oluşu beni derin bir buhranın içine sürükledi. Kendime ciddi ciddi şu soruyu sorduğumu çok iyi hatırlıyorum:
“Bu kadar yaşamaya değer olan ne var hayatta? Tam olarak ne için uğraşıyor, ne için savaşıyorum? Ben artık tasımı tarağımı toplayıp gitmek istiyorum sadece!”
Bu soru zihnimden hiç çıkmadı. Hâlâ da ona tam anlamıyla bir cevap bulabilmiş değilim. Gerçekten, hayatta bu kadar yaşamaya değer olan ne var? Bunca mücadeleyi ne için veriyoruz? Ve bulduğumuz cevabın, bir gün bizi yanıltmayacağından emin miyiz?
Kendime gelmeye çok ihtiyaç duyduğum günlerden birinde, arkadaşlarımdan birine mesaj atıp sohbet etmek istediğimi söyledim. Kaldığımız yurdun yemekhanesine indik ve uzun uzun konuştuk.
Eğer hayatın henüz başlarında böyle bir buhrana düşmüş ve sonunda buna bir cevap bulmuşsanız, işiniz nispeten kolaydır. Fakat her şey yolundayken, bulduğunuz cevaplara sımsıkı sarılmışken, bütün kalbinizle tutunduğunuz dalı korumak için sonsuz emek vermişken ve yine de o dalın kırıldığını görmüşseniz; işte o zaman aynı sınavı ikinci kez veriyorsunuz demektir, lakin daha zor sorularla.
Bu, tıpkı bir kule inşa etmeye çalışırken hayatın gelip onu defalarca yıkmasına benzer. Bir süre sonra insan tükenir ve gerçekten neden yeniden ayağa kalkmaya çalıştığını sorgulamaya başlar. Çünkü tam da o noktada şu soruyla yüzleşirsiniz:
O dala sadece tutunuyor musunuz, yoksa onu tutmayı gerçekten siz mi seçiyorsunuz?
Arkadaşımla sohbetin içinde kaybolmuşken, çok sevdiğimiz yemekhane görevlisi ablalarımızdan biri yerleri temizlemek için yanımıza geldi. Ben de hâlimi gören ablaya, kendimi açıklama ihtiyacı hisseder gibi latife ettim. Sonra aramızda şöyle bir konuşma geçti:
— Görüyor musun abla, bizim dertlerimiz de bitmiyor.
— Ne derdiniz olacak sizin? Daha çok gençsiniz.
Arkadaşım araya girdi:
— Abla, yaşa bakmıyor ya.
— Bakmıyor mu?
— Yok.
— Vallahi siz daha çok gençsiniz. Hayatın tadını çıkarın. Bunlar en güzel yıllarınız. Kıymetini bilin. Daha çok güzel günler göreceksiniz.
Kısa bir sessizliğin ardından arkadaşım sordu:
— Bize bir tavsiye ver abla. Allah seni buraya boşuna göndermemiştir. Bir nasihat ver bize.
Bir an durdu. Sonra hiç düşünmeden cevap verdi:
— Ne diyeyim ki? Hayat yaşamaya değer.
Hayat...
Yaşamaya değer...
Ablanın kelimesi kelimesine söylediği buydu.
Arkadaşımla birbirimize baktık. Yarı şaşkın, yarı beklediğini bulmuş bir hâlde susuyorduk. Söyletenin kim olduğunu biliyorduk ya, üzerine söylenecek başka bir söz kalmıyordu işte.
Muhakkak ki hayatı anlamlı kılacak sebepler çoktur. Fakat bütün o sebepleri tek başına anlamlı kılan, tüm o sıfırları gerçek bir sayıya dönüştüren bir '1' vardır. O "1" olana dayanan da, dalları kırılsa dahi köksüz kalmaz.
Şimdi size sormak istiyorum:
Hayat gerçekten yaşamaya değer mi?
Sizin hayatınızda yaşamayı değer kılan şeyler neler? Ya da eksikliğini en çok hissettiğiniz şey nedir?
Bu sorulara vereceğiniz cevap her ne olursa olsun, o gün ablanın bize verdiği nasihat yalnızca bizim değil, sizin de olsun:
Hayat yaşamaya değer🤍.
Selametle.