Sıfır beklentiyle okumaya başladığım kitap bana güzel bir sohbet etmişim hissi verdi. Sade olanın olanca görkemi ile kucakladı beni kitap. Şimdi en içime dokanan yeri paylaşacağım
“Daha fazlasına sahip olduğumuzda "daha fazla" olacağımızı zannediyoruz diye. Elli milyon ton atık, elli milyon kez ölen vicdanımızın ağırlığı. Kurşunla ağırlasan çocuk kanları, bizim hafifleyen insanlığımızın bedeli.
Çağın hastalığı değil bu, çağın kendisi hastalık; biz de bu hastalığın elli milyon tonluk belirtisiyiz işte. Suyun, gözyaşına dönüştüğü yerleri göremiyoruz çünkü ekranlarımız çok parlak. O çocukların nasır tutmuş ellerini göremiyoruz çünkü kendi ellerimize sürdüğümüz kremler çok pahalı. Kendimizi değerli hissetmek için edindiğimiz her şey, başkalarının değersizleştiği bir denklemde çözülüyor. Kendi içimizi tamir etmeye çalışırken başkasının dışı dökülüyor. Onların oynayamadığı oyunları faturası bizim oynadığımız sanal oyunlarla ödeniyor.
Tek bir akıllı telefon yalnızca metal değil, su da tüketiyor. Yaklaşık on üç ton su, hammadde ile devre kartı arasında buharlaşıyor. Çölde kana kana içecek su bulamayanların dudaklarına ulaşamadan fabrika bacalarında buharlaşıyor.”