·112 syf.··Beğendi
···Okunma: 03 Haziran 2026 22:55 "Papalagi" (veya orijinal adıyla Der Papalagi), Alman yazar Erich Scheurmann tarafından 1920 yılında yayımlanmış oldukça sıra dışı ve düşündürücü bir kitap.
Papalagi denince beyazlar ya da yabancılar anlaşılır. Ama sözcüğü sözcüğüne çevrilirse göğü delen anlamına gelir.
Samoa'ya ilk misyoner bir yelkenliyle gelmişti.
Yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler, beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik.
O, göğü delip geçmişti.
Kapitalizmin yaşatıldığı sekuler toplumu daha yakından tanımak için, modernliğin medeniyet diye pazarlandığı sistemi görmek istediğimizde tüm açıklığı gerçekliği ile "Papalagi" karşımızda.
Kitap ismi ile iddialı ve dikkat çekici olduğu kadar, kısa olmasına rağmen yine de anlamlı, bakış açısı sunması, düşündürücü olmasıyla beni kendine çekti ve okurken içimden tebrikler sunduğum bir kitap oldu adeta.
Özellikle Afrika Dramını okuyup bu konuda bir ders aldıktan sonra, kapitalizm ve demokrasi gibi, "Kur'an'ın da ifadesiyle; yaldızlı sözler" ile insanların nasıl kandırıldığını, insanların peşinden koştukları dünya ve içindeki nimetlerin aslında aracı iken nasıl yegane amaca dönüştüğünü anlatan ve yeniden anladığım çok güzel bir kitap.
İnsanoğlu tabiatı gereği unutan, dalan, günaha meyilli bir varlık olması nedeniyle kendine hakikati anlatacak, yaşamının içindeki yaratılanların amacını hatırlatacak türden kitaplar okumaya muhtaç. Özellikle de mana ile maddenin yer değiştirdiği, anlam kargaşası yaşandığı, duyguların renginin kaybolduğu bir çağda, bir zaman diliminde Batıyı ve batının bize sunduğu ya da dikte ettiği kültürü, bugün özenilen o Avrupai yaşamın aslında arka planını çok güzel anlatan bir kitap ve her insanın okumasını istediğim, dili hafif bir kitap oldu benim için.
Papalagi yani beyaz adam, sömürünün başı.
Kitapta papalaginin kıyafetini giyim tarzını el aldıktan sonra kentler ve evlerini anlatan bölümü oldukça anlamlı ve önemliydi.
Tuiavii'nin deyimiyle; taştan kutular ve taş yarıklar.
" Çoğu zaman birbirlerinin adlarını bile bilmezler. Giriş deliğinde karşılaştıklarında ya isteksizce selamlaşırlar, ya da düşman böcekler gibi mırıldanırlar. Gören de bir arada yaşamak zorunda kaldıkları için hiddetlendiklerini sanır."
Bugünün apartman yaşamını ne güzel anlatmış.
"Bir Samoalı bu kutularda hemen boğuluverir, çünkü hiçbir yerinden içeri bizim kulübelerimizde olduğu gibi taze hava giremez. Sonra aşevinin kokuları da çıkacak delik ararlar kendilerine. Ama çok zaman dışarıdan gelen havanın daha iyi olduğu söylenemez. İnsan bun-ların nasıl olup da ölmediğine ya da kuş olmaya, kanat takıp hava ve güneş olan yerlere yükselmedikleri için hayıflanmadıklarına şaşırıyor. Ama Papalagi, bu taş kutuları sever ve artık zararlarını ayrımsamaz."
Bugünün modernlik adı altında şehirlerin insanlara kazandırdığı zararları insanların göremeyişi.
"İnsan bu taş yarıkların içinde bir orman ya da büyücek bir gökyüzü parçası bulana dek günlerce aranmak zorunda kalabilir. Bu yarıklarda gerçek bir gökyüzü mavisi bulmak çok zordur."
Göğe bakmadan geçirilen zamanın nasıl aktığının bilincinde olmayan insanların zamanı nasıl hunharca tükettiklerini anlamaları çok zordur. Göğe bakmak insanın kalbini ruhunu rahatlattığı gibi aslında zamanın nasıl hızla aktığını ve insanın bu zaman içerisinde bu anına kadar neler yapıp yapamadığını düşünmesi için çok önemlidir ama ne yazık ki kentleşme insandan ruhunu dinlendirmeyi ve göğe bakarak zamanı düşünmeyi aldığı gibi insanı büyük bir ruhsal boşluğa hapsetti.
Ve işte kitabın çok güzel bölümünden bir kesit;
" İşte, bütün bunların hepsi; yani kalabalık taş kutular, taş yarıklar, oraya buraya uzanan binlerce ırmağın içindeki insanlar, gürültü, kargaşa; ağaçtan, gökyüzü-nün mavisinden, temiz havadan, bulutlardan yoksun kapkara kumlar ve dumanlarla kaplı yerler Papalagi'nin "kent" adını verdiği şeydir/Ömründe hiçbir ağaç, tek bir ırmak ve gökyüzünü görmemiş ve de Büyük Ruh'la yüz yüze gelmemiş insanların yaşadığı, ama yine de gurur duydukları yaratıları."
Bu kısmı okurken aklıma çok güzel bir İran filmi olan elveda dost filmindeki o meşhur sahne geldi. Şehit arkadaşı ile birlikte motorla şehrin içinden geçerken gecenin bir vakti inşaatta çalışan bina yapmaya çalışan insanları görür ve şu sözler dökülür;
" - Şunlara da bir bak! Bu oyunu ne kadar da ciddi sanmışlar! Ne kadar da beton harcıyorlar bu otele.
- burada herkes canlı kalmak için koşuyor, kimse yaşamak için koşmuyor. Bu şehrin hepsi yeryüzü olmuş, artık göğü yok bu şehrin."
Papalagi insanı bu hale getirdi. Ne mı yapmalı?!
" Ama biz güneşin ve ışığın özgür çocukları, Büyük Ruha sadık kalmalı, böyle taşlarla onun kalbini kırmamalıyız. Yalnız yolunu şaşırmış, hastalıklı ve Tanrı'nın elini elinde hissetmeyen insanlar bu taştan yarıklar arasında güneşten, ışıktan ve yelden yoksun kalarak mutlu olabilirler. Papalagi'nin sözde mutluluğu kendinin olsun. Ama bizim güneşli kıyılarımıza taş kutularından dikmeye kalkıştığında hepsini başına yıkmalıyız.
Mutluluğumuzu taştan kutular, gürültü, duman ve yarıklarla yok etmeye çalıştığında karşısına dikilmeliyiz."
Ve para, insanın dinini değiştiren; Tuiavii'nin ifadesiyle; yuvarlak metal ve ağır kağıt. Kitapta para mefhumu öyle güzel anlatılmış ki, ne kazandırdı ya da neler kaybettirdi?
" Çünkü beyaz adamın gerçek tanrısı, kendisinin “para” adını taktığı yuvarlak metal ve ağır kâğıttan başka bir şey değildir."
" Bir Avrupalı'ya sevginin tanrısından söz edecek olsan, yüzünü buruşturur ve güler. Senin düşüncenin yalınlığıyla alay eder. Ama pırıl pırıl bir yuvarlak metal ya da koca bir ağır kâğıt uzatacak olursan, o an gözleri parıldar ve dudaklarının arasından salyalar akar. Onun sevgisi paradır, tanrısı paradır. Onlar, yani beyazların tümü uykularında bile bunu düşünürler. Öyleleri vardır ki, ha bire yuvarlak metal ve ağır kâğıt tutmaktan elleri kanca gibi olmuş, duruşları orman karıncasının bacakları gibi yamulmuştur. Kimileri vardır, para saymaktan gözleri körelmiştir. Para uğruna mutluluklarını, vicdanlarını yitirenler; gülmekten, onurundan, sevincinden, hatta karısından, çocuğundan olanlar vardır. Çoğu, sağlığını bile bunun uğruna feda eder. Yuvarlak metal ve ağır kâğıt uğruna."
İşte bugün insanın geldiği nokta ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Müslüman veya değil diye bu ayırımı ne yazık ki yapamayacağım. Çünkü bugün Müslüman olduğunu iddia eden insanlar da " para" yanılgısına düştüler ve artık dillerinde İslam kalplerinde para ve makam yer etmeye başladı.
" Ah kardeşlerim, inanın bana! Ben Papalagi'nin düşüncelerinin arka yüzünü, onun gerçek isteklerini öğlen güneşinin altındaymışçasına gördüm. O, geldiği yerde Büyük Ruh'un "şeylerini paramparça ettiği için, yok ettiklerini kendi eliyle yeniden yaratmaya çalışır. Bu arada bir sürü "şey" yaptığı için de kendisinin Büyük Ruh olduğunu sanır.
Hele bir düşünün kardeşlerim, hemen şu anda büyük bir fırtına çıksa ve ormanla dağı söküp götürse. Hem de tüm ağaçlarıyla, yapraklarıyla birlikte. Bütün midyeleri, lagünün bütün hayvanlarını alsa ve geride tek bir hibikus çiçeği bile kalmasa, hani şu bizim kızların saçlarına taktıklarından. Her şey, gördüğümüz her şey yitse, kumdan başka bir şey kalmasa görünürde. Toprak, avuç açmış bir insanın eline benzese, ya da üzerinden kızgın lavların aktığı bir tepeye. Palmiyelerin arkasından nasıl ah ederdik, midyelerin, ormanın, her şeyin arkasından.
İşte, Papalagi'nin bir dolu kulübe diktiği ve kent adını verdiği yerlerde de toprak bomboş bir el gibi çorak. İşte bu yüzden Papalagi, çılgın gibi Büyük Ruh'un rolünü oynar.
Sahip olmadıklarını unutabilsin diye. Kendisi bunca yoksul, ülkesi de bunca acılı olduğu için dört elle "şeylere sarılır ve delinin solgun yaprakları toplaması gibi toplayıp, kulübesini ağzına kadar onlarla doldurur. Ama işte, bu yüzden bizi kıskanır ve bizim de kendisi gibi yoksullaşmamızı ister."
Bu sözler uzun zaman önce izlediğim "HOME" belgeselini hatırlattı, petrol çıkarmak için nasıl yeryüzünün güzelliklerini mahvettiklerini gözlerimle görmek beni yaralamıştı. İşte papalagi dini olan para için büyük ruha baş kaldırır ve yok ettikleri yerine yenilerini yapar doğal güzellikleri ormanları yok eder, yapay ormanlar gezi yerleri tatil köyleri inşa eder ve tüm bunları hem bir ticarete dönüştürür hem de yaptığının yıktığından daha güzel olduğunu iddia ederek kendini vicdanını rahatlatır.
"Çünkü papalagi türlü türlü yolla zihnini bulandırır, sonra da kendi kendine, insan nasıl yemeden yaşayamazsa "şey" siz de olmaz der. "
İşte bugünün teknolojisi iPhone almak için sıraya giren insanların halini anlatan mükemmel bir pasaj.
Bu arada elbette bende dinimde teknolojiye Savaş açmıyorum fakat karşı olduğum ve yanlış bulduğum şey, insan oğlunun teknolojinin kölesi haline gelmesi ve her an bir şeyi ya da daha üstünü elde etmek için tüm ömrünü varlığını feda etme arzusu. İşte bu insanın ruhunu sömüren bir törpü olduğunu düşünüyorum.
Peki bunun sonucunda insan ne hale gelmiştir?!
Tuiavii cevap verir; " İnsan gerçek bir Avrupalı olunca, o kadar çok "şeye gereksinim duyar ki, bu yüzden Papalagi'nin elleri "şey" yapmaktan dinlenmeye fırsat bulamaz. Yüzleri yorgun ve acılıdır. Çoğu, Büyük Ruh'un “şeylerini görmekten acizdir."
Ve papalagi kendisi daha çok para elde etmek için daha çok şey üretip daha çok şeyi satmalıdır ki bunu bizim üzerimizden sömürü projesi ile gerçekleştirir. Özellikle Afrika ve orta doğu'yu sömürmesi küresel bir pazarlama sahası inşa etmek içindir.
" Çünkü papalagin'in tatlı bir muz gibi görünen sözleri aslında içimizdeki sevinci ve ışığı yok etmeye çalışan gizli bir mızraktan başka hiçbir şey değildir."
Amerika'nın demokrasi ve laiklik gibi güzel söylemleri ile Irak'a girerek orada bir buçuk milyon müslümanı şehit etmesi bize Tuiavii'nin bu sözünün ne kadar gerçek olduğunu gösteriyor.
Ve dahası beyaz adamın nasıl kapitalist bir sistem meydana getirdiğini
- İnsanları eşyanın ve dünyanın kölesi yaparak zaman kavramının manasını değiştirip, hiçbir şeye zamanı olmayan ama dünya için çalışırken de hiç durmayan robotlar inşa ettiğini,
* Allah'a ait olan tüm hakları kendininmiş gibi zannederek daha çok şeye sahip olma gayesi ile de haksız savaşlar yapıp, kendisinin olmayan ama kendisinin olduğunu iddia ettiği toprakları, madenleri kaynakları elde tutmak için, geceleri ile rahat uyuyamadığını,
* İnsanları zamanla ruhsuz, duygusuz ama en âlâsından sekülerleştirdiğini, dünyevileşme hastalığının bugün de tüm dünyada (ırk din ayırt etmeksizin) veba gibi yayıldığını anlamak,
* Ve en kötüsü ki papalagi gücü sever. Kitabın da deyimiyle; "başıboş yıldırımı daha parlak, yakıcı ateşi daha yakıcı, azgın suları daha azgın yapmanın büyük sırrını bilir."
Silahları ile yenilmez bir ordu kurup kendisi de yegâne yönetici olmak ister papalagi. Bu yüzdendir bugün Filistin'deki savaş, Orta Doğu da yapılan zulümler.
Bu bölümü okurken Avatar 3 deki ateş krallığının ellerine silah veren beyaz adam geldi aklıma. Oklarla yağmacılık yaparken beyaz adam yapacağını yapmıştı.
Tabi beyaz adam diyoruz ama benim ara ara bahsettiğim beyaz adam aslında diktatörler ve krallar, kitaptaki daha genel bir tabir.
Ve makineler insanı daha huzurlu daha uzun ömürlü kılmadı, kılamadı. Papalagi hep bir sonraki hedefine varmak için yaşamı boyunca durup dinlenmeksizin koşturur durur. Yürümeyi, adım atmayı unutur, hep bir hedef peşinde olduğu için istediği bir hedefe varmanın mutluluğunu hiç tadamaz.
Makineleri icat eden ve makinelesen insanlar meydana getirendir papalagi.
* ve yalancı yaşamlar mekanı yani sinemalar filmler Hollywood, insanı gerçek olmayanı sevip gerçek olanı ayırt edemez hale getirmiş ve kafası karışmış insanlar topluluğu oluşturmuştur.
Bugün ise medya tamamıyla bir güç ve zihin kontrol mekanizması haline getirilmiştir papalagi tarafından.
Keyif alarak okuduğum ve beğendiğim çok fazla bölümlerin olması yanı sıra düşünmenin ölümcül bir hastalık olduğunu anlatan bölüme kesinlikle karşıyım ve batı aslında insanların düşünebilen üretebilen araştırabilen değil bunun tam tersi olmasını istiyor bilhassa Müslümanların, bu şekilde cahil, düşünemeyen, anı yaşayan gününü gün eden, beynini kiraya verip başkalarının düşüncelerine körü körüne bağlanarak, bir ideali Fikri uğruna hayatını ortaya koyup bir mücadele sahası meydana getirebilecek bir davası olmasını asla istemez Batı.
İşte tam da bu yüzden kitabın tenkit ettiği bölümün Müslüman da olması gerekir diye düşünüyorum. Nasıl mı?
Kitap der ki; " kafası mermiyle doludur hep atışı hazırdır. Her Avrupalı yaşamının en güzel zamanlarını kafasını en seri Ateş borusu haline getirmeye çalışmak için harcar. Eğitim, kafanın son sınırına kadar doldurulması demektir. Eğitilmiş birine bir soru soracak olsan daha sen ağzını bile kapamadan yanıtını yapıştırıverir suratına."
Olmaması gereken bu durumun insanın ruhunu kararttıp içindeki aydınlığı alacak ve beden ve Zihni çatışmaya sürükleyecek bir hal olarak anlatır fakat aslında düşünmek var olmaktır, varmak ulaşmaktır. Düşünemeyen toplumlar üretemezler ve üretemeyen toplumlar başkalarının ürettiklerini kullanırlar. Bugün Müslüman coğrafyaların Batı tezahürü sunması gibi.
Ve son olarak inanç... Kabile reisi Tuiavii'nin misyoner Papalagi ve inanç hakkındaki söylemi biraz doğru biraz da yanlıştır, hak ile batılın birbirine karıştırıldığı ve ortaya yanlışların çoklukla olduğu Hristiyanlık gibi. Papalagi gelmeden önce inanç noktasında bir karanlık içerisinde yaşayan kabileye inanç ile aslında ışığı ve aydınlığı getirdiğini fakat aydınlığı bilmesine rağmen karanlıklar içerisinde yaşayan insanlar olduğunu söyler papalagilerin. Onlar kabilenin ellerinden silahlarını alarak, büyük ruhun barış ve sevgiyi istediğini söyler ve onların ellerine İncili verirler fakat kendileri verdikleri incilin içindeki hiçbir öğretiyi uygulama hiçbir Sevgi göstergesi göstermez tam tersi acımasız sömürücü kendi çıkarları ve menfi istekleri doğrultusunda haksız savaşlar çıkartıp kan dökmekten çekinmezler. İşte gerçek misyoner Papalagi budur..
Gerçekçi, bugünle bağdaştırabildigim güzel verimli bir okuma oldu.
Aydınlanmak için okumak gerek.
İyi okumalar.