·336 syf.··Beğendi
···Okunma: 04 Haziran 2026 01:19 Dünya Ağrısı… Ayfer Tunç’un edebiyatımızdaki o sarsıcı, derin ve insanı kendi içine döndüren kalemiyle bir kez daha büyülenmiş durumdayım. Kitabı kelimenin tam anlamıyla aşırı beğendim ve bittiğinde bir süre sadece duvara bakıp kalakaldım.
İşte benim gözümden, ruhuma bu denli dokunan Dünya Ağrısı’nın bendeki izleri:
Taşranın Boğuntusu ve Bir "Mülksüzleşme" Hikayesi
Ayfer Tunç, toplumsal bellek ile bireysel vicdan arasındaki o incecik, keskin çizgide yürümeyi en iyi bilen yazarlardan biri. Dünya Ağrısı’nda da bizi bir Anadolu kasabasına, geçmişin hayaletleriyle ve kendi günahlarıyla kuşatılmış bir otel odasına götürüyor. Ana karakter Mürşit üzerinden anlatılan hikaye, sadece bir taşra sıkıntısı değil; hepimizin sırtında taşıdığı, zaman zaman adını koyamadığı o kadim ağırlığın, yani "dünya ağrısı"nın ta kendisi.
Kitap boyunca, geçmişte işlenen günahların, söylenemeyen sözlerin ve toplumsal cinnetlerin bir insanın (ve bir toplumun) üzerine nasıl bir sis gibi çöktüğünü iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Mürşit’in babasından devraldığı sadece bir otel değil, adeta bu dünyanın bütün kasveti ve suçluluğu.
Ayfer Tunç, karakterlerini siyah ya da beyaz olarak çizmiyor. İnsanın o en karanlık, en zayıf ve en çaresiz anlarını öyle çıplak, öyle yalın bir dille anlatıyor ki, Mürşit’in ya da Madımak’ın sızısını kendi içinizde duyuyorsunuz.
Taşranın o boğucu, dedikoducu, insanı yavaş yavaş kemiren atmosferi o kadar güçlü kurulmuş ki, okurken o kasabanın tozunu yutuyor, otelin koridorlarındaki rutubet kokusunu alıyorsunuz. Yazarın dili hem çok akıcı hem de her cümlesi üzerine dakikalarca düşünülecek kadar yoğun.
"Dünya bir ağrıdır. Herkes kendi ağrısını taşır ve kimse kimsenin sızısını tam olarak bilemez." Kitap bende tam olarak bu hissi bıraktı.
Dünya Ağrısı, sadece bir yüzleşme romanı değil; aynı zamanda insanın bu dünyada kendine bir yer bulma, "evinde" hissetme çabasının buruk bir anlatısı. Edebiyatın popüler kalıplara sıkıştığı bir dönemde, böylesine güçlü, edebi derinliği olan ve felsefi altyapısı sağlam bir eser okumak çölde su bulmak gibiydi.
Eğer insan psikolojisinin derinliklerine inmeyi, toplumsal hafızanın kuytularını kurcalamayı ve en önemlisi gerçek edebiyat okumayı seviyorsanız, Ayfer Tunç’un bu başyapıtını listenizin en başına koymalısınız. Benim için uzun süre etkisinden çıkamayacağım, dönüp dönüp tekrar okuyacağım bir başucu kitabı oldu.