Aşk, derler ya, önce şükürle başlar; sonrası artık sevdiğinizin o koca yüreğine, insanlığına kalmıştır... İşte tam da böyle zarif, böyle derin bir hissiyatla açılış yapıyor "KUMDAN YÜREK". Nobel ödüllü Abdulrazak Gurnah ile tanışmam da bu kitap vesilesiyle oldu dostlar. Sayfaları çevirirken yazar sanki masa başında kurgu yapmıyor da, karşınıza geçmiş bir çay eşliğinde kendi dertlerini, kendi geçmişini döküyor gibi hissediyorsunuz.
Zanzibar’ın kendine has sıcağından kopup Londra’nın gri ve buz gibi sokaklarına savrulan Afrikalı bir gencin, Salim’in öyküsü bu. Kitabın öyle sarmalayan, öyle üstünüze örtülen sessiz bir hüznü var ki okurken dert gelip içinize oturuyor. Başlangıçta Salim’in elinden tutup onunla beraber o diyardan bu diyara sürüklenerek okudum kitabı. İtiraf etmeliyim ki sonlara doğru, babası Masud sahnede daha çok belirdiğinde ve o akıl almaz aile sırları bir bir dökülmeye başladığında kitapla aramdaki o sıcacık bağ azıcık üşüdü, biraz koptuk birbirimizden.
Ama ah Salim... Dayısı Amir'in vasıtasıyla gittiği koca yabancı şehirde var olmaya, bir nefeslik yer bulmaya çalışması, o sessiz mücadelesi beni nasıl derinden yaraladı anlatamam. Çünkü kitap size sadece bir göç hikâyesi fısıldamıyor; satır aralarında insanın yüzüne sınıf, cinsiyet, ırk ve inanç ayrımcılığını öyle sahici çarpıyor ki... Hani o örtük bir kibirle hissettirilen, 'Ne kadar kibar, ne kadar iyi olursan ol, günün sonunda sen ötekisin' gerçeği var ya, işte o insanın içini sızlatıyor. Hele o âşık olduğu kadın, Billie... Sırf ailesi istemiyor diye kızın Salim’in ellerinden ince ince koparılışı... Orada cız ediyor işte insanın yüreği.
Açıkçası kitabın kapağını kapattığımda içimde kocaman bir burukluk, boğazımda bir yumru kaldı.
Sözü, yine kitabın içinden, babasının Salim’e verdiği incecik öğütle bitireyim isterim: 'Kulağını kalbine yakın tut!' Ne şahane, ne kucaklayıcı bir cümle değil mi? Ama insan dönüp kendine sormadan da edemiyor: Sahi, hangimiz kalbine gerçekten bu kadar yakın durabiliyor ki şu gürültülü dünyada?