·176 syf.····Okunma: 02 Haziran 2026 14:26 “Dinleme sanatı neredeyse öldü.”
Bernhard’ın Sarsıntı kitabını düşününce aklımda önce bu cümle kalıyor. Çünkü bu kitap biraz da oturup birilerini dinlemek zorunda kalmanın, sonra o dinlediklerinden rahatsız olmanın kitabı. Açıkçası kolay bir okuma değildi. Hatta bazı yerlerde “yeter artık Bernhard, biraz nefes alalım” dedirtti bana. Ama tuhaf olan şu: Bunu derken bile okumaya devam ettim. Çünkü adam lafı dolandırmıyor. İnsanın ailesine, topluma, kendine, aklına, hastalığına dair ne kadar çürük taraf varsa alıp masanın üstüne koyuyor. Güzel göstermeye çalışmıyor. Teselli etmiyor. Süslemiyor. Sadece gösteriyor.
Kitapta bir doktor ve oğlunun hasta ziyaretleriyle başlayan bir yol var. İlk başta sanki hastaları, evleri, köyleri, insanları izliyormuşuz gibi. Ama bir süre sonra anlıyoruz ki mesele sadece hastalık değil; herkesin içinde başka bir bozulma var. Aileler hasta, ilişkiler hasta, konuşmalar hasta, susmalar bile hasta. Bernhard’ın dünyasında insan insana pek iyi gelmiyor açıkçası. Hatta bazen en yakınındakiler bile insana en uzak kişiler oluyor. Anne baba var, çocuk var, ev var ama sıcaklık yok. Herkes birbirinin yanında duruyor ama sanki kimse kimseye gerçekten ulaşamıyor.
Prens’in bölümü ise zaten başlı başına ayrı bir çöküş gibi. Uzun uzun konuşuyor, anlatıyor, sayıklıyor, dağılıyor ama dağıldıkça insanın içindeki bir yere de dokunuyor. “Sarsıcı olan, insanların çirkinliği değil, fikirsizliği.” cümlesi burada çok yerinde duruyor bence. Çünkü Bernhard’ın öfkesi sadece kötü insanlara değil; düşünmeden yaşayanlara, rol yapanlara, alışkanlıklarının içine gömülenlere, kendini hiç sorgulamadan ömür tüketenlere. Ve açıkçası insan bunu okurken sadece karakterlere bakmıyor, biraz da kendine bakıyor. Ben nerede rol yapıyorum? Kimleri dinliyormuş gibi yapıyorum? Kendimi ne kadar anlaşılır kılabiliyorum? Ya da gerçekten anlaşılmak istiyor muyum?
Bernhard’ın dili de öyle “gel beni oku, sana güzel şeyler anlatacağım” diyen bir dil değil. Daha çok yakandan tutup karanlık bir odaya sokuyor. Cümleler dönüyor, sıkıştırıyor, bazen aynı düşüncenin etrafında boğulacak gibi oluyorsun. Ama belki de Sarsıntı dediğimiz şey tam olarak bu. Kitap seni rahatlatmıyor; sende bir yerleri yerinden oynatıyor. Herkese göre mi? Bence değil. Hızlı akan, olay merkezli, keyifli bir roman arayan biri bu kitapta fena hâlde yorulabilir. Ama insanın içindeki yabancılaşmayı, aile denilen o tuhaf yakınlık/uzaklık hâlini, toplumun sahtekârlığını ve düşünmenin bazen nasıl bir hastalığa dönüştüğünü okumak isteyen biri için çok güçlü bir metin.
Benim için Sarsıntı, okurken sevdiğimden bile emin olamadığım ama bittikten sonra zihnimde dolaşmaya devam eden kitaplardan biri oldu. Böyle kitaplar tuhaf oluyor; okurken kızıyorsun, yoruluyorsun, hatta bazen kaçmak istiyorsun. Sonra bir cümle geliyor, bütün o yorgunluğu haklı çıkarıyor. Bernhard insanı okşayan bir yazar değil. Daha çok insanın üstündeki deriyi kazıyor. Can yakıyor ama altından çıkan şeye bakmadan da edemiyorsun.
Okuyanlara keyifli okumalar.