Bir genç kızın hatıra defterinin yaprakları arasından sızan hüzün, aslında koca bir imparatorluğun batış vaktine sabitlemiştir gözlerini. Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu’nda sadece Feride’nin Anadolu yollarındaki adımlarını saymaz; o adımların değdiği toprağın, tozun ve insanın da röntgenini çeker. Kitap, ilk sayfasından son sayfasına kadar, ne bütünüyle bir neşe barındırır ne de insanı boğan bir karanlık. O, tam anlamıyla "hüzünle yıkanmış bir neşenin" romanıdır.
Feride, hırçınlığı, ele avuca sığmazlığı ve her şeyden öte o gururlu çocuk kalbiyle İstanbul’un korunaklı köşklerinden çıkıp Anadolu’nun ücra, unutulmuş, sapa köylerine doğru bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuk, sadece Kamran’ın ihanetinden kaçış değil, bir ruhun kendi küllerinden yeniden doğuşunun hikâyesidir. O saraylı, Notre Dame de Sion tedrisatından geçmiş "Çalıkuşu", Zeyniler köyünün tezek kokulu, çıplak ayaklı çocuklarına muallime olduğunda, edebiyatımızda ilk defa Anadolu, romantik bir dekor olmaktan çıkıp bütün çıplaklığı, sefaleti ve insan sıcaklığıyla gerçeğe dönüşür.
Romanın manası, işte bu tezatların çarpışmasında gizlidir. Bir yara, insanı ne kadar uzağa fırlatabilirse, Feride de o kadar uzağa gider. Gittiği her yerde taşranın dedikodusu, cehaleti, bürokrasinin hantallığı ve harp sonrasının o ağır hüznü üzerine çöker. Fakat o, her kırgınlığın ardından saçlarını dikleştirip gülümsemeyi başaran o mucizevi iradedir. Munise ile kurduğu o hüzünlü ve kısa ömürlü bağ, Feride’nin içindeki annelik ve şefkat duygusunun en lirik, en can yakıcı dışavurumudur. Munise’nin ölümü, romandaki o ince sızıyı koyu bir mateme dönüştürür; o küçük mezar, Feride’nin çocukluğunun da gömüldüğü yerdir aslında.
Reşat Nuri’nin üslubu, dildeki o duru Türkçe, sanki bir nehir gibi akar. Ağdalı kelimelerin arkasına saklanmayan, gücünü sadeliğinden ve kalbe dokunan samimiyetinden alan bir anlatıdır bu. Yazar, memleket gerçeklerini bir münekkid gibi eleştirirken bile araya sevginin, merhametin ve insanı insan yapan o gizli cevherin parıltılarını yerleştirir.
Çalıkuşu, nihayetinde bir kavuşma romanı gibi görünse de, hafızalarda bıraktığı asıl iz o son vuslat değil, yollarda çekilen o asil yalnızlıktır. Feride’nin her gittiği mektep bahçesinde sararan yapraklar, batan güneşler ve akşam alacakaranlığında lambasını yakıp defterine içini döken bir kadının yalnızlığı... Kitap bittiğinde damağımızda kalan tat; yarım kalmış bir aşkın sızısı, memleketin dertli çehresi ve her şeye rağmen gururundan ödün vermeyen bir ruhun asaletidir.