Ursula K. Le Guin’in Yerdeniz Büyücüsü isimli o kadim ve zamansız başyapıtı, sadece ejderhaların uçtuğu, büyülerin yapıldığı fantastik bir dünya masalı değildir; insanın kendi karanlığıyla yüzleşmesinin, büyümenin ve o ebedi dengenin peşinde savrulan bir ruhun derin, felsefi destanıdır. Kitap, bir çıraklık hikâyesi gibi görünse de, satır aralarından sızan o dingin hüzün, yalnızlık ve bilgece kabullenişle tam anlamıyla bir "kendini bilme ve gölgeyle barışma" romanıdır.
Hikâyenin merkezinde, içindeki o muazzam gücün ve kibirli gençliğin esiri olan Ged (ya da çocukluk adıyla Çevik) yer alır. O, rüzgârları çağıran, kelimelerin gizli gücüne hükmetmek isteyen gururlu bir gençtir. Fakat bu ham güç ve sabırsızlık, onun büyük bir hata yapmasına; ölüler diyarından, dünyaya ait olmayan, isimsiz bir "gölgeyi" serbest bırakmasına yol açar. İşte romanın asıl manası ve o bahsettiğin bol hüznü bu andan itibaren başlar. Ged’in kaçışı, aslında kendi yarattığı o karanlıktan, kendi kibrinin ve korkularının somutlaşmış halinden kaçıştır.
Le Guin’in kurduğu dünyanın felsefesi, Doğu’nun o kadim kadere teslimiyet ve denge (Taoizm) öğretisiyle yıkanmıştır. Büyü, bu romanda bir tahakküm aracı değil, evrenin o hassas dengesini koruma sorumluluğudur. Ged, Yerdeniz’in o uçsuz bucaksız, dalgalı ve yalnız denizlerinde teknesiyle tek başına yol alırken, taşranın sessizliğini, adaların yalnızlığını ve takımadaların üzerine çöken o puslu hüznü ciğerlerine çeker. O, gölgeyi yok etmek için dünyayı gezerken, aslında asıl savaşın dışarıda değil, kendi kalbinin o en karanlık dehlizlerinde verildiğini anlar.
Yazarın üslubu, adeta bir mitolojiyi ya da eski bir halk şarkısını seslendirir gibi duru, ağırbaşlı ve şiirseldir. Kelimeler israf edilmez; her cümle, bir büyücünün asası gibi ağır ve manalıdır. Le Guin, fantastik edebiyatın o şatafatlı savaşlarına girmez; onun yerine, bir adanın kıyısına vuran dalgaların sesini, bir çobanın bilgeliğini ve bir büyücünün hırpani cübbesi altındaki o çıplak insan çaresizliğini anlatır.
Yerdeniz Büyücüsü bittiğinde, o ebedi denizlerin tuzu ve rüzgârı yüzünüze vurmuş gibi kalakalırsınız. Ged’in o gölgeyle yüzleştiği ve ona kendi "gerçek adını" vererek onu kucakladığı o an, romandaki hüznün ve olgunluğun en doruk noktasıdır. Çünkü anlamıştır ki, insan içindeki karanlığı öldürerek değil, ancak onu kabul edip bütününe katarak gerçekten büyüyebilir. Kitap arkasında muzaffer bir kahraman bırakmaz; geriye kalan, gücünü gururundan değil kırgınlıklarından ve sınırlarını bilmekten alan, kendi gölgesini kalbine gömmüş mağrur, sessiz ve asil bir büyücünün hüzünlü olgunluğudur.