Pas tutmuş zamanın kıyısında
bir nefes bekliyordu gökyüzü.
Kırılmış eşiklerden sızan ışık,
esaretin yüzüne düşen son merhamet gibiydi;
solgun, çekingen, fakat yenilmemiş.
Çünkü zincir, demirden önce korkudan dövülür;
ve korku, en çok kanatların hatırladığı yükseklikten ürker.
Bir sessizlik büyüyordu içeride.
Duvarlardan değil,
yıllardır susmaya zorlanan düşlerden.
Sonra görünmez bir çağrı geçti havadan;
ırmakların kaynağından,
dağların sabrından,
rüzgârın inkâr edilemeyen yönünden gelen bir çağrı.
Ve anlaşıldı ki
özgürlük bir varış değil,
uğruna bütün kayıpların göze alındığı kutsal yürüyüştür.
O yürüyüşte kimi gölgesini bırakır ardında,
kimi adını,
kimi de ömrünü.
Fakat hiçbir fedakârlık
ufka uzanan bir iradeden daha büyük değildir.
Çünkü gökyüzü,
kendisine ulaşmaya cesaret edenlerin hakkıdır.
Ve bir gün,
en kalın karanlığın ortasında bile
ufuk yeniden açılır;
yaralar ışığa döner,
sessizlik marşa dönüşür,
ve hayat,
kendini yeniden özgürlük diye yazar.
Ömer Dilbaz