Ömer Dilbaz

Cam Şehirlerin Gölgesinde Adalet Şehrin en parlak caddelerinde yürüyen insanlar, kaldırımların kenarında oturanları görmemeyi öğrenmişti. Çünkü görmek, bazen vicdanı uyandırırdı; vicdan ise modern dünyanın en ağır yüklerinden biriydi. Gökyüzüne uzanan cam binaların gölgesinde, bir çocuğun ayakkabısındaki delik büyüyordu. Bir yanda sofralarda artan yemekler çöpe dökülüyor, diğer yanda bir anne, çocuğunun açlığını suyla bastırmaya çalışıyordu. Adalet denilen şey, mahkeme salonlarının duvarlarına asılmış soğuk bir kelimeden ibaret kalmıştı artık. Güçlü olanın sesi kanun sayılıyor, yoksulun sessizliği suç gibi görülüyordu. İnsanlar eşit doğduklarını söylüyordu kitaplar. Ama bazıları hayata bir sarayın kapısından girerken, bazıları daha doğduğu gün borçlu sayılıyordu dünyaya. Fakir bir mahallede büyüyen bir çocuğun hayalleri bile küçüktü; çünkü ona daha baştan neyi hak etmediği öğretilmişti. Ve en acısı da şuydu: Toplum, adaletsizliği zamanla normal kabul etmişti. Bir işçinin yorgun elleri görünmez olmuştu. Bir mültecinin gözyaşı istatistiğe dönüşmüştü. Bir kadının susturulması, bir manşetin kısa haberi kadar sıradanlaşmıştı. Oysa adalet, yalnızca mahkeme kararlarında değil; bir insanın diğerine nasıl baktığında saklıydı. Eğer bir toplumda bazı insanlar korkudan susuyor, bazıları açlıktan ölüyorsa; orada yalnız insanlar değil, insanlık da kaybediyordu. Bir gün bu düzen değişir mi bilinmez. Ama tarih boyunca bütün karanlık dönemlerin ortak bir sonu oldu: Sessiz bırakılanların sesi büyüdü. Çünkü hiçbir adaletsizlik sonsuza kadar ayakta kalamaz. Ve insanlık, en çok da unutulduğunu sananların çığlığıyla yeniden uyanır.
Duygu ve Düşünce
Reklam
Yüzünü Işığa Çevirenler Bazı günler gökyüzü, kurşuni bir sessizlik giyer. Kuşlar daha alçaktan geçer, sokaklar kendi yankısına kapanır, insan kalbi ise ağır bir kapı gibi açılır dünyaya. O vakit anlaşılır; ışık, yalnızca güneşten doğmaz. Bir çatlaktan süzülen ince aydınlıkta, rüzgârın unuttuğu bir yaprakta, eskimiş bir hatıranın sıcaklığında yeniden kurulur iç âlemin dengesi. Güzel olanı görmek, gölgeleri sürgüne göndermek değildir. Geceyi tanıyıp yıldızın hakkını verebilmektir. Keder gelir; eski bir misafir gibi oturur baş köşeye. Sevinç gelir; habersiz çalan bir kapı sesi kadar ansızın. İkisi de geçer. Fakat insanın içinde sakladığı bakış, mevsimlerden daha uzun yaşar.
1000Kitap
İçimde Açan Yol Bir gün sustu içimdeki gürültülü şehir, Kırık aynalarda aradığım yüzler çekildi geri. Anladım; insan bazen en çok kendine uzaktır, Ve en uzun yollar, kalpten kalbe varılır. Bir avuç yalnızlık aldım gece denizlerinden, Sessizliğin dilini öğrendim yıldızların gözlerinden. Her acı, karanlıkta yanan bir kandilmiş meğer, Her yara, ruhun göğe açılan gizli penceresi kadar değer. Düştüm... Toprağın sabrını öğrendim düştüğüm yerden. Kalktım... Güneşin merhametini öğrendim yeniden. Ne kibir kaldı omuzlarımda eski bir yük gibi, Ne de öfke; rüzgâra bıraktım kurumuş yaprak misali. Bir nehir aktı içimden yıllarca durmadan, Taşları törpüledi, korkuları yıkadı usulca ardından. Ben sandığım ne varsa eksildi zamanla, Ve eksildikçe çoğaldım hayatın derin anlamında. Öğrendim ki ışık, gökten düşmez yalnızca; İnsan bazen kendi karanlığını yakarak aydınlanır. Bir damla sevgi büyür kalpte sessizce, Sonra bütün âlemi kucaklayan bir bahara dönüşür. Artık biliyorum;
1000Kitap
Kendime Not Her şeyi yetiştirmeye çalışma. Bazı trenler sensiz kalksın, bazı kapılar ardına kadar açık kalsın. Dünyanın bütün yükü omzuna yakışmıyor. Biraz eksik kal. Biraz geç kal. Biraz da vazgeç. Kırılınca hemen toparlanma mesela. Dağınık dursun odan, yarım kalsın bir cümlen, cevapsız bıraktığın sorular olsun. Sürekli güçlü görünmekten taşa dönüyor insan. Oysa su daha çok şey başarıyor. Önüne çıkan kayayı itmeden, bağırmadan, kendini kanıtlamaya çalışmadan. Bunu yeni öğrendim: Hayat, kusursuz bir çizgi çekmek değil. Bazen kalemin kayması, mürekkebin dağılması,
1000Kitap
Zamanın Kalbine Düşen Secde: Cuma Hafta boyunca insan, görünmeyen bir değirmenin taşları arasında öğütülür. Saatler omuzlarına yük olur, yollar uzar, sesler çoğalır. Kalbin üzerinde ince bir toz tabakası birikir; fark edilmez belki ama ruh, sessizce yorgun düşer. İşte tam bu sırada, zamanın içinden yükselen kadim bir çağrı duyulur: Cuma. Cuma, takvimin bir yaprağı değildir sadece. O, göğün yeryüzüne açtığı bir pencere, sonsuzluğun zamana bıraktığı bir işarettir. Günlerin birbirine benzediği yerde bir nur çizgisi gibi belirir; insanı kendi içine, kendi özüne, kendi hakikatine çağırır. Minarelerden yükselen ezan, yalnızca bir ses değildir. O, kalbin unuttuğu dili hatırlatan bir yankıdır. Şehrin gürültüsünü yaran, çarşıların telaşını susturan, dünyanın omuzlarımıza yüklediği ağırlıkları bir anlığına yere bıraktıran ilahi bir nefestir. İnsan o çağrıyla birlikte yürümeye başlar. Belki bir sokağın köşesinden, belki kalbinin en uzak kıyısından... Camiye varıldığında sadece bedenler değil, dağılmış ruhlar da bir araya gelir. Saflar kurulur. Omuzlar birleşir. Farklı hayatların hikâyeleri aynı sessizliğin içinde erir. Zenginlikler, yoksulluklar, makamlar, isimler; hepsi kapının dışında kalır. İçeride yalnızca kul vardır. Ve Rab. Cuma namazı, insanın kendisiyle yeniden tanıştığı bir aynadır. Secdeye kapanan alın, toprağa değil, hakikate dokunur. Çünkü secde, insanın küçülmesi değil; sonsuzluğun karşısında gerçek büyüklüğünü idrak etmesidir. O an kul, dünyanın merkezinde olmadığını anlar. Ve işte bu anlayış, ona bütün dünyalardan daha geniş bir huzur verir. Hutbe okunurken kelimeler yalnız kulaklara değil, zamana da söylenir. Asırlardır aynı göğe yükselen duaların izleri dolaşır kubbelerin altında. Geçmişle gelecek, bir anlığına aynı nefeste buluşur. İnsan kendisini yalnız
Edebiyat
Reklam