Puan vermedi·344 syf.····Okunma: 04 Haziran 2026 17:34 OL MA DI
Kamera bir anda okulun “Mean girl”lerine yönelir. Hani şu çevrelerindeki herkesten farklı görünen; güzel, zengin, kusursuz ve adeta bir bebek gibi özenle yaratılmış kızlara. Korku filmlerinde, gençlik dizilerinde ya da herhangi bir popüler kurguda bu kız grubunun hiç de güven vermeyen bir yapıya sahip olduğunu biliriz. İnsanlar onların çevresinde olmak ister ama hikâye ilerledikçe genellikle en karanlık sürprizlerin onların arasından çıktığını görürüz.
Aslında bu, kurgunun en temel ve en zayıf şaşırtma yöntemlerinden biridir. Bir böcek görünce çığlık atacak kadar kırılgan görünen karakterlere cinayetler işletmek, onları karanlık ve kanlı olayların merkezine yerleştirmek yıllardır kullanılan bir anlatı tekniğidir.
Mona Awad’ın Tavşan adlı romanı da tam olarak Dark Academia diyebileceğimiz bir atmosferde geçiyor. Romanın başkahramanı Samantha, Warren Üniversitesi’nde yaratıcı yazarlık eğitimi alan bir öğrenci. Samantha bulunduğu çevrede eğreti duran bir karakter; oraya ait değil. Bu aidiyetsizlik hissini özellikle ‘’Tavşanlar’’ üzerinden görüyoruz. Kitabın ‘’Mean Girl’’leri birbirlerine Tavşan olarak seslenirler. Türkçeye çevriminde kulağı tırmalasa da İngilizce aslı ‘’Bunny’’ oldukça sempatik bir artikülasyon yaratıyor.
Ne demiştik? Bu tür karakterler kurgulanırken genellikle bir bebek gibi tasarlanırlar: zararsız, şirin, tatlı ve sempati uyandıran figürler olarak karşımıza çıkarlar. Tam da bu yüzden onların içinden çıkan karanlık taraf okur üzerinde daha büyük bir etki yaratır.
Eğer Samantha’nın bu karakterleri kendi zihninde yarattığını, hatta onları birer kurgu karakter olarak inşa ettiğini kabul edersek romandaki bazı detaylar daha anlamlı hâle geliyor. Karakterlere sürekli bebeksi kıyafetler giydirmesi, saçlarını çocuklar ya da porselen bebekler gibi şekillendirmesi ve onları adeta bir vitrin süsü, bir biblo gibi tasvir etmesi bunun en önemli göstergelerinden biri olabilir.
Samantha, onları gerçek insanlardan çok bir koleksiyonun parçaları gibi görüyor. Kusursuz, pürüzsüz ve yapaylar. Ancak tam da bu yapaylık hissi, karakterlerin altında saklanan karanlık tarafın daha rahatsız edici görünmesini sağlıyor.
Samantha onları her gördüğünde tiksinti duyduğunu söylüyor. Onların yapaylıklarından, birbirlerine benzemelerinden ve oluşturdukları kapalı dünyadan nefret ediyor. Ancak aynı zamanda içten içe onların arasında olmak, onlar gibi görünmek ve kabul görmek istiyor.
Sorun şu ki Samantha ile bu kızlar arasındaki uçurum ona göre kapanamayacak kadar derin. Bu yüzden hayranlık duyduğu şeyi küçümsemeyi ve ondan nefret etmeyi tercih ediyor.
Roman boyunca karakterler sürekli hikâyeler yazıyor ve bu hikâyeleri hocalarına sunuyorlar. Kitapla ilgili ilk eleştirilerimden biri de burada başlıyor. Sürekli olarak muazzam metinlerden, olağanüstü hikâyelerden bahsediliyor ancak biz bunları hiçbir zaman gerçekten okuyamıyoruz. Yazar bize yalnızca kısa özetler veriyor. Güzel bir kızın ormanda kayboluşu ya da Kırmızı Başlıklı Kız masalının gotik bir yeniden yazımı gibi fikirlerden söz ediliyor fakat bu metinlerin kendilerine ulaşamıyoruz. Bu da bana göre romanın en zayıf noktalarından biri. Çünkü yazar sürekli “harika”, “dehşet verici” ya da “mükemmel” olduğunu söylüyor ama bunu okura göstermek yerine anlatmakla yetiniyor.
Samantha ise daha ilk sayfalardan itibaren psikolojik olarak güven vermeyen bir karakter çiziyor. Romanda iç sesiyle yazılmış yerleri farklı bir yazı türüyle görüyoruz. Bunun sıklığını düşünürsek eğer Samantha dışarıdan ziyade kendi içinde yaşayan birisi. Samantha’nın annesiyle ilgili anlattığı bir anekdot da bu yorumu destekler nitelikte.
‘’Niye bu kadar çok yalan söylüyorsun? Garip, küçücük şeyler hakkında bile? diye sorardı hep annem. Bilmiyorum, derdim hep. Ama biliyordum aslında. Çok basitti çünkü bu hâliyle daha iyi bir hikâye oluyordu.’’
Bu cümle, karakterin dünyayı algılama biçimine dair önemli ipuçları veriyor. Samantha’nın çocukluğundan beri hikâyeler uydurmaktan hoşlandığını, gerçekliği olduğu gibi kabul etmek yerine onu yeniden şekillendirmeyi tercih ettiğini görüyoruz. Yaşı ilerledikçe bu eğilim yalnızca hikâye yazmakla sınırlı kalmıyor; Samantha adeta kendi kurgularının içinde yaşamaya başlıyor. Bu nedenle roman boyunca karşılaştığımız olayların ne kadarının gerçek, ne kadarının Samantha’nın zihninde yeniden yazılmış bir anlatı olduğunu sorgulamamız kaçınılmaz hâle geliyor.
Ben okurken onun ciddi bir gerçeklik problemi yaşadığını düşündüm. Roman boyunca maruz kaldığı dışlanmışlık, yalnızlık ve görünmezleştirilmiş olma hissi giderek daha karanlık bir hâl alıyor.
Bu noktada Ava karakterinin ve daha sonra hikâyeye dahil olan Max’in Samantha’nın zihninin ürünü olabileceğini düşündüm. Benim okuma deneyimimde gerçek olduğuna en çok inandığım karakter Jonah’ydı. Zaten romandaki birçok karakter gerçek isimlerinden çok Samantha’nın onlara taktığı isimlerle var oluyor.
Ürkütücü Taş Bebek nam-ı diğer Kira, Vinyet nam-ı diğer Victoria, Düşes nam-ı diğer Eleanor, Çörek nam-ı diğer Caroline, hocası Kasvet nam-ı diğer Ursula. Bu da bizi sürekli Samantha’nın zihninin içine hapsediyor.
Samantha ile “Aslan” kod adıyla anılan hocası arasındaki yakınlaşma arttıkça karakterin zihinsel dengesi de giderek daha kırılgan bir hâl alıyor. Roman boyunca yüksek bir gerilim hattı kurulmaya çalışılıyor. Tavşanlar’ın gizli toplantıları, yazdıkları metinler, gerçekleştirdikleri ritüeller ve birbirleriyle kurdukları tuhaf ilişkiler okuru sürekli bir şeylerin olacağı beklentisinde tutuyor. Ancak bu ‘’Kült’’ yapının detaylarına asla vakıf olamıyoruz. Motivasyonlarına dair bir sonuç elde edemiyoruz.
Ancak benim için sorun tam da burada başladı. Roman korku ve gerilim türünde pazarlanıyor. Pek çok okur ve eleştirmen kitabın rahatsız edici ve ürkütücü olduğunu söylüyor. Fakat ben bu hissi bir türlü yaşayamadım. Çünkü hikâye sürekli olarak bir şey vaat ediyor ama o vaadin karşılığını vermiyor.
Sürekli “şimdi açılacak”, “şimdi çözülecek”, “şimdi zirveye ulaşacak” diye düşünüyorsunuz. Fakat yazar her seferinde beklentinin altında kalan bir sahneyle karşınıza çıkıyor. Özellikle gerçeklik ile kurgu arasındaki sınırları belirsizleştirmeye çalışırken iki dünyayı da yeterince sağlam kuramadığını düşünüyorum.
Kitap boyunca neyin gerçek, neyin hayal, neyin kurgu metinlerin bir parçası, neyin Samantha’nın zihninin ürünü olduğunu çözmeye çalışıyorsunuz. Zaten romanın yapmak istediği şey de bu. Ancak bana göre ne gerçek dünya ne de kurgu dünya yeterince güçlü bir şekilde inşa edilmiş. Sonuç olarak ortaya çıkan yapı karmaşık olmaktan çok dağınık hissettiriyor.
Kitap boyunca Samantha’nın alter egosunu Ava karakterinin temsil ettiğini düşünüyoruz. İlk başlarda Ava, hikâyenin içinde bağımsız ve gerçek bir karakter gibi sunuluyor. Ancak romanın sonlarına doğru, Samantha’nın göl kenarında bir bankta oturup kuğuları seyrettiği sahneye geldiğimizde, Ava’nın aslında Samantha’nın zihninde yarattığı bir figür olabileceğine dair güçlü ipuçlarıyla karşılaşıyoruz.
Bu açıdan bakıldığında Ava, Samantha’nın bastırdığı arzuların, öfkesinin ve olmak istediği kişinin bir yansıması hâline geliyor. Roman boyunca Ava’nın sık sık ortaya çıkıp kaybolması, bazı sahnelerde varlığının belirsizleşmesi ve diğer karakterlerle ilişkisinin net bir şekilde kurulamaması da bu yorumu destekliyor.
Roman boyunca edebiyat ve sanat dünyasından pek çok esere gönderme yapılıyor. Özellikle Sırça Fanus, Virginia Woolf, Beyazlı Kadın ve Bülbülü Öldürmek gibi eser ve isimler metin içerisinde sık sık karşımıza çıkıyor. Bu göndermeler yalnızca birer edebi süs olarak kullanılmıyor; yazar aynı zamanda kendi hikâyesi ile bu eserler arasında tematik bağlar kurmaya çalışıyor.
Özellikle kadınlık deneyimi, yalnızlık, toplumdan dışlanma, zihinsel kırılganlık ve kimlik arayışı gibi temalar bu referanslar aracılığıyla güçlendiriliyor. Samantha’nın yaşadığı yabancılaşma hissi zaman zaman Sylvia Plath’in karakterlerini, gerçeklik algısındaki kırılmalar ise Virginia Woolf’un bilinç akışıyla kurduğu dünyayı hatırlatıyor.
Aslında romanın birçok noktasında açık ya da örtük bir şekilde Alice Harikalar Diyarında göndermeleriyle karşılaşıyoruz. Karakterlerin renkli haplar kullanarak farklı bilinç hâllerine geçmeye çalışmaları, çeşitli ritüeller gerçekleştirmeleri ve kendilerini bambaşka gerçekliklerin içinde bulmaları bu çağrışımı oldukça güçlendiriyor. Üstelik romanın merkezindeki “Tavşan” imgesi de düşünüldüğünde, yazarın okuru bilinçli olarak Alice’in tavşan deliğinden geçerek girdiği o tuhaf ve kuralsız dünyaya davet ettiği söylenebilir.
Özellikle karakterlerin yeni bir kurgu dünyası yaratmaya çalışırken masallardan beslenmeleri oldukça dikkat çekiciydi. Çünkü masallar, gerçeklikle hayal arasındaki sınırların en kolay silinebileceği anlatılardır. İmkânsız olanın mümkün kabul edildiği, mantığın yerini sembollerin aldığı bu dünyalar, romanın kurmaya çalıştığı gerçeklik kırılmalarına da son derece uygun bir zemin hazırlıyor.
Bu nedenle romanda masallar yalnızca bir ilham kaynağı olarak kullanılmıyor; aynı zamanda karakterlerin gerçeklikten kaçışlarının ve kendilerine alternatif dünyalar yaratma çabalarının da bir aracı hâline geliyor. Kurgu içinde kurgu yaratılması ve bu süreçte masalların dönüştürülerek yeniden üretilmesi, kitabın en ilgi çekici fikirlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Ancak bana göre bu göndermeler her zaman beklenen derinliği yaratamıyor. Birçok referans ilgi çekici olsa da, bazıları hikâyenin doğal bir parçası olmaktan çok okura göz kırpan akademik alıntılar gibi duruyor. Yine de bu yoğun referans ağı, romanın Dark Academia atmosferini besleyen ve metne katman kazandıran önemli unsurlardan biri olarak öne çıkıyor.
Zaten Samantha’nın gerçeklikle kurduğu ilişkinin giderek daha kırılgan bir hâle geldiğini kitap boyunca hissediyoruz. Olayları algılayış biçimi, yaşadıklarını sürekli yeniden kurgulaması ve gerçek ile hayal arasındaki sınırları bulanıklaştırması, Ava’nın da somut bir karakterden çok Samantha’nın zihinsel dünyasının bir uzantısı olabileceğini düşündürüyor.
Tavşan, ilginç fikirleri olan bir roman. Ancak bu fikirlerin büyük bir kısmı tam anlamıyla işlenmeden bırakılmış. Bu yüzden kitap bittiğinde zihnimde kalan duygu hayranlıktan çok, kaçırılmış bir potansiyel hissi oldu. Bu türde yazılmış John Fowles’ın Büyücü kitabı bu türün kesinlikle en iyi yapıtı.