·640 syf.····Okunma: 05 Haziran 2026 22:30 Kudüs... Ey Kudüs (O Jerusalem!) – Larry Collins & Dominique Lapierre üzerine bir inceleme
Larry Collins ve Dominique Lapierre’in kaleme aldığı bu eser, 1948 Arap-İsrail Savaşı sırasında Kudüs’ün dramatik kuşatmasını, sokak sokak çarpışmaları ve iki tarafın da acısını anlatan epik bir tarih anlatısı. Yazarlar, binlerce röportaj ve belgeyle besledikleri kitabı adeta bir roman gibi kurgulamış; okuru o kaotik günlere taşıyor. Ancak kitabı derinlemesine okuduğunuzda, Collins’in Yahudi taraftarı yaklaşımı belirgin şekilde öne çıkıyor. Hikaye, Yahudi direnişini kahramanca, fedakarlık ve “tarihi hak” vurgusuyla işlerken,
Arap tarafını daha çok tepkisel, parçalı ve bazen barbarca gösteriyor. Bu, yazarın Batı merkezli, Siyonist tahrifatçılığına yakın duruşunun bir yansıması.
Kitap, Holokost’un hemen ardından Yahudilerin “vatan” arayışını duygusal bir zemine oturtuyor. Yazarlar, Nazi katliamlarından kurtulanların Filistin’e gelişini, BM kararını ve bağımsızlık ilanını coşkuyla anlatıyor.
Ne var ki bu anlatı, Yahudi katliamlarını ve Siyonist projenin karanlık yüzünü yeterince sorgulamadan geçiştiriyor veya bağlamından koparıyor. Tarih boyunca Yahudilerin yaşadığı olaylar; ancak kitap bu olayları, Filistin topraklarındaki Arap nüfusa karşı sistematik bir üstünlük ve yer değiştirme aracı olarak kullanan Siyonist harekete meşruiyet kazandırmak için araçsallaştırıyor. Deir Yassin katliamı gibi olaylar dile getirilse de, genel ton “Yahudiler mecburen savunma yapıyor” şeklindedir.
Yahudi tarafının hırsızlığı ve cani yönü
Eserin satır aralarında, Siyonist liderlerin planlı bir şekilde Arap köylerini boşaltma, mülklerine el koyma ve terör yoluyla nüfusu göçe zorlama stratejileri okunuyor.
Haganah, Irgun ve Stern Çetesi gibi örgütlerin sivillere yönelik saldırıları, bombalamalar ve katliamlar “savaşın çirkin yüzü” diye hafifletiliyor. Oysa bunlar, organize bir etnik temizlik operasyonunun parçasıydı: Köyler yakılıyor, topraklar gasp ediliyor, binlerce Filistinli zorla sürülüyor.
Yazarların “kahramanlık” diye sunduğu şey, aslında bir halkın toprağını çalma ve orada yaşayanları cani yöntemlerle tasfiye etme sürecidir. Yahudi milisler, İngilizlerin çekilmesinden faydalanarak silah kaçakçılığı, bombalı saldırılar ve toplu infazlarla bölgede korku salıyor. Bu, basit bir “bağımsızlık savaşı” değil; yabancı bir ideolojiyle desteklenen, toprak hırsı güden bir işgaldir.
Siyonizm’in namussuzluğu kitaptan da sızan en çarpıcı unsurlardan biri.
Siyonist proje, dini ve tarihi argümanları istismar ederek Filistin’i “vaadedilmiş toprak” diye pazarlıyor; oysa bu, emperyal güçlerle (özellikle İngiltere ve sonradan ABD) kurulan kirli ittifaklar üzerine kurulu bir kolonyal girişim.
Yazarlar farkında olmadan bunu gösteriyor:
Balfour Deklarasyonu’ndan itibaren Yahudi lobilerinin diplomasi masalarında nasıl nüfuz kullandığını, silah ve para akışını, hatta terör eylemlerini “mücadele” diye meşrulaştırdığını. Siyonizm, bir halkı evinden ederek başka bir halkı yerleştirme üzerine kurulu namussuz bir ideolojidir; “asla unutma” retoriğiyle Holokost’u istismar ederken, kendi yaptığı katliamları unutturmaya veya normalleştirmeye çalışıyor.
Collins ve Lapierre’in kitabı teknik olarak etkileyici; tempolu, detaylı ve dramatik.
Ama ideolojik olarak sorunlu.
Yahudi acısını merkeze alıp Filistinli acısını ikincilleştiriyor, Siyonist silahlı Teröristleri romantize ediyor. Gerçek bir Kudüs hikayesi, sadece 1948’i değil, sistematik gaspı, katliamları ve Siyonizm’in yarattığı adaletsizliği de yüzümüze vurmalı. Bu kitap bunu yapmıyor; tam tersine, Batı’nın vicdanını rahatlatacak bir “kahramanlık destanı” sunuyor.
Okumanızı tavsiye ederim – ama eleştirel bir gözle. Tarihin tek taraflı anlatımlarına karşı uyanık olun. Kudüs, barışın değil, hırsın, kanın ve namussuz ideolojilerin şehri haline getirildi. Gerçek barış, bu hırsızlığın ve cani mirasın kabulüyle başlar.