Kürt Kadını
Bir toplumun bilinçaltında saklanan önyargılar, bazen açıkça söylenen sözlerden daha derin yaralar bırakır. Irkçılık yalnızca hakaret eden bir dilde değil; görmezden gelen bakışta, eşitsizliği normalleştiren anlayışta ve bazı acıları diğerlerinden daha değersiz gören vicdansızlıkta da kendini gösterir. Kürt kadınları, tarih boyunca yalnızca kadın olmaktan kaynaklanan eşitsizliklerle değil, aynı zamanda etnik kimliklerinden dolayı maruz kaldıkları ayrımcılıklarla da mücadele etmek zorunda bırakılmıştır. Bu nedenle onların hikâyesi, iki katmanlı bir direnişin hikâyesidir. Bir yanda erkek egemen anlayışın baskıları, diğer yanda ise kimliklerinden dolayı karşılaştıkları dışlayıcı yaklaşımlar vardır. Bilinçaltı faşizm denilen olgu, tam da burada ortaya çıkar. İnsanlar bazen kendilerini demokrat, eşitlikçi veya adalet yanlısı olarak tanımlasalar bile, zihinlerinin derinliklerinde taşıdıkları kalıplaşmış yargılar farkında olmadan ayrımcılığı yeniden üretir. Bir Kürt kadınının başarısını istisna olarak görmek, onun acısını daha az görünür kabul etmek, kültürünü küçümsemek veya dilini değersizleştirmek, bu görünmez ayrımcılığın örnekleridir. Oysa bir halkın kadınlarına yönelik küçümseme, yalnızca o kadınlara değil, insanlığın ortak vicdanına yönelmiş bir saldırıdır. Çünkü kadınlar, toplumların hafızasını, emeğini, kültürünü ve geleceğini taşırlar. Kürt kadınları da yüzyıllardır bütün baskılara rağmen yaşamı büyüten, çocuklarını savaşların ve yoksulluğun gölgesinde yetiştiren, emeğiyle toplumu ayakta tutan ve her şeye rağmen umudu koruyan insanlar olmuşlardır. Irkçılık, sadece bir halkı hedef almaz; önce insanın vicdanını zehirler. İnsanlar arasında hiyerarşi kurmaya çalışan her anlayış, aslında ortak yaşamın temellerini yıpratır. Bu nedenle eşitlik talebi, yalnızca Kürtlerin ya da kadınların meselesi değildir; bütün toplumun demokratik geleceğinin meselesidir. Hiçbir çocuk, annesinin konuştuğu dilden dolayı utanç duymamalıdır. Hiçbir kadın, kimliğinden dolayı ikinci sınıf muamelesi görmemelidir. Hiçbir insan, doğduğu coğrafya veya taşıdığı kültürel miras nedeniyle aşağılanmamalıdır. Adaletin olduğu yerde üstün kimlikler değil, eşit yurttaşlar vardır. Gerçek barış, insanların birbirine benzemesiyle değil; farklılıklarıyla birlikte eşit, özgür ve onurlu yaşayabilmesiyle mümkündür. Bunun yolu da önyargılarla yüzleşmekten, acıları yarıştırmaktan vazgeçmekten ve insanı merkeze alan bir vicdanı büyütmekten geçer. Çünkü bir kadının onuru, bir halkın onurudur. Bir halkın onuru ise, insanlığın ortak onurundan ayrı düşünülemez. Rezan Farqîn
·
57 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.