Spoiler içerir.
Yazarın söyleşisine katıldığım gün salonda yer bulamadığım için rahatsız olmamdan dolayı yalnızca ayakta 10 dakikasını dinleyebildim. Bu kısa bölümde yazar, geçmişte töre cinayetleri olarak adlandırılan birçok olayın bugün "balkondan düşme" gibi ifadelere dönüştüğünü , kadınların şiddet ve baskıyla karşı karşıya kaldığını anlattı. Eskiden ekonomik olarak ayakta kalabilmek ve hayatlarını idame ettirebilmek için kadınların çoğu zaman çeşitli zorluklarla mücadele etmek zorunda kaldığını, sevgisiz evlilikler yaptığını vurguladı. Ardından, süresiz nafaka uygulamasının kaldırılmasını kadınlar açısından önemli bir hak kaybı olarak değerlendirdi. Burada dikkat çekici bir çelişki bulunduğunu düşündüm. Eğer toplum, gerçekten erkek egemen bir yapı üzerine kurulmuşsa ve erkekler sistematik olarak avantajlı konumdaysa, boşanma sonrasında süresiz ekonomik sorumluluğun büyük ölçüde erkeklere yüklenmesi bununla nasıl bağdaştırılabilir? Bu benim kafamı karıştırdı. Toplumda gerçekten güçlü olma rolü erkeğe mi, kadına mı verildi?
Eserde yaklaşık otuz yıl boyunca evli bir adamla metres ilişkisi yaşayan, sevildiğini hissetse de aşağılanan, hiçbir zaman seçilmeyen ve hep ikinci sırada kalan bir kadın, Şehnaz yer alıyor. Övgü sözlerinde bile ismini zikretmeyen narsist bir profesörü hastalık derecesinde seven Şehnaz, zamanla kendisini sömüren bu ilişkinin bir parçası haline gelirken, sanki sevdiği kişiden çok kendi köleliğine, ezikliğine ve vazgeçemeyişine bağlanmış görünüyor. Aynı şekilde Şehnazın annesi de bağlandığı ancak birlikte olamadığı gizli kalmış ve travması olan ilişkisini bilincinde unutsa da bilinçaltında uyurgezer olarak dışavuruyor. Zaten hepimiz, ebeveynlerimizin beğenmediğimiz özelliklerini zamanla göstermiyor muyuz?
Feminist bir bakış açısına sahip olan yazar ise bu yaşananların sorumluluğunu daha çok erkek karakterlerde ve erkek egemen düzende arıyor. Söyleşisinde, bu soruyu soran arkadaşı, E. (Romandaki erkek karakter, E=erkek, erkek egemen , erke) sensin işte diye hedef göstererek bu soruyu geçiştirdi. Neredeyse katılımcı kadınlar bunu alkışlamak üzerdeydi. Öldürülen kadın için, “kim bilir halt yedi?” gibi bir yaklaşım değildi bu. Şehnazın, her türlü aşağılayıcı davranışa rağmen E.’nin narsist olmasında katkısı yok muydu? Kadınların, “ya benimsin, ya toprağın” diyen erkekleri tercih etme sebepleri ne? Sonra sosyal medyada biz, #bilmemkimiçinadalet diye çırpınıyoruz. Soruyu soran arkadaş bir kaç kitabı olan gayet donanımlı bir yazar bu arada.
Romanın merkezindeki unutamama teması da benzer bir izlenim bırakıyor. Geçmişin ayrıntılarını yıllar sonra bile canlı biçimde hatırlamak elbette etkileyici bir anlatı unsuru; ancak bu durum yalnızca roman kahramanına özgü değil, birçok insanın yaşadığı deneyim. Hatta bütün kadınlar bu ayrıntıları rengine kadar hatırlar, net.
Şehnazın ruhsal çırpınışlarını yansıtmak amacıyla kullanılan, sayfalar boyunca devam eden iç ses ve bitmek bilmeyen cümleler kimi zaman başarılı bir bilinç akışı yaratırken, kimi zaman da anlatının temposunu düşürerek beni hikayeden uzaklaştırdı. Soner Yalçın’ın kitaplarında, karakterin bağlantısını anlatmak için sülalesini sayıp, çok uzayınca kendisi de sıkılıp“ neyse” deyip devam etmesini hatırlattı. Şehnazın kafası karışıksa benim de karışık bu aralar. Buna rağmen Annemin Uyurgezer Geceleri, yalnızca hikayesiyle değil, yarattığı tartışma alanlarıyla da meşgul eden farklı bir edebiyat denemesi olarak değerlendirmeli.