Bazı aşklar, ne kadar derin olursa olsun, kaderin ince çizgilerine takılır, zaman yanlış, mesafe uzun, hayat bambaşkadır. İki insan birbirini en saf haliyle severken bile, aynı hikayenin içinde buluşamaz bazen. İçte büyüyen o duygu, yaşanamadıkça daha da derinleşir, bir bakış, bir anı, bir cümleyle ömür boyu taşınır. İmkansız aşklar, kavuşmanın değil, hissedebilmenin değerini öğretir insana biraz da. Çünkü bazı duygular vardır ki, varlığı bile başlı başına bir hikayedir.
Tıpkı Firuze ve Ezra gibi…
Firuze… çocukluğundan itibaren kıymetli taşların içerisinde büyümüş. Ama aslında taşların sırını zaman içerisinde çözmüştü. İsmi ise buradan geliyordu.
Ezra… dünyaca ünlü bir mücevher tasarımcısı. Öyle ki mücevher markasının cirosu tahminen ülkenin gayri milli hasılası kadardı.
Aile ve ikili ilişkiler, güven, ihanet, sadakat, dostluk üzerine aslında yaşama dair neredeyse her duygunun vücut bulmuş bir karşılığı var kitabın içerisinde. Mesela ihanetle sürekli sınanan Ezra’ya zaman bile ona ihanet ediyordu. Bir de sınandığı imkansız aşk vardı. Kavuşmak ise çok zor görünüyordu. Çünkü bazen birinin güvende olması için ondan uzak kalmak gerekiyordu. Ama nereye kadar…
Bazen de hiç beklenmedik kavuşmalara gebedir hayat ama beklenenin ötesinde bedenler yanıdır ama ruhlar ayrı kalır bir şekilde. Çünkü hiç olmaması gereken olaylara tanıklık edilmiş ve hiç olmaması gereken bilgiler edinilmiştir.
Diğer yandan Midyat, taşın sabırla zamana dönüştüğü, her sokağında geçmişin izi olan bir masal gibi belki de bir karakter gibi karşımıza çıkıyor Midyat… yalnızca bir şehir değil, hatıraların taşta vücut bulmuş halini hatırlatıyor.
Kitabın sonunda ise öyle bir şey oluyor ki ve öyle bir yerde bitti ki devamında neler olacak merak ediyorum.