·410 syf.··Beğendi
···Okunma: 07 Haziran 2026 23:45 Yazarın okuduğum ikinci kitabı. İlk kitabı Bin Muhteşem Güneş, harika bir etki yaratmıştı bende. İnanılmaz çok sevmiştim. Bu kitabı da aynı beklenti ile okumaya başladım. Baştan ele alalım dersek;
Kitap, harika bir dev hikayesi ile başlıyor. Her ne kadar harika olsa da romanın geneli ile çok bağlantı kuramadım. Sadece bana şu atasözü ile bağ kurabildi o da: Yeter ki sağ olsun, yel essin kokusu gelsin. Devamında ise asıl hikayeye giriş yapıyoruz. Baba, Abdullah ve küçük kız kardeşi Peri'nin doğup büyüdükleri küçük kasaba olan Şadbağ'dan yürüyerek Kabil'e gittikleri bir yolculuk ile başlıyor. Bu öyle neşe dolu bir yolculuk değil. Asla dillendirilmiyor ancak baba da Abdullah da durumdan hoşnut değil. Küçük Peri ise olayların farkında değil elbette. Yolculuk devam ederken kitabın geri kalanında da sıkça rastlayacağımız şekilde geçmişe dönük bilgiler, öyküler, aile ilişkileri, Abdullah ve Peri'nin ilişkisi, diyaloglarda devam ediyor. Mesela Peri'nin çok sevdiği köpeği gibi. İşte ilk kısım 1952 sonbaharında Kabil'de Peri'nin, şehrin zengin ve elit ailelerinden birisine evlatlık verilmesi ile başlıyor. Bu da çok dramatize edilmiyor ancak sonrasında Abdullah ve Baba'nın acılarını derinden hissedebileceğiniz cümleler yer ediniyor. Ve işte beni hazırlıksız yakalayan şeylerden birisi oluyor. Buna alışmam zaman alıyor, kitap bitti hala beni bir noktada rahatsız ediyor. Kendimi Abdullah ve Peri'nin öyküsüne o kadar odaklamıştım ki bir anda çocukların üvey dayısı Nebi'nin -aynı zamanda Peri'nin evlatlık verildiği ailenin aşçısı ve şoförü- hayat hikayesini ya da çocukların üvey annelerinin çocukluktan beri gelen hayat hikayesini, sonrasında Peri'nin onu evlat edinen, muhtemelen mental sağlık sorunları yaşayan -nitekim sonrasında intihar eden- annenin öyküsünü, bu arada Nila'nın öyküsünü çok sevdim, sonrasında ise 2002'de gönüllü olarak Afganistan'a gelen doktor Markos'un -neden onun öyküsünün bu kadar detaylandırıldığını anlamadım, nitekim onun annesi ile olan sorunlarının ki ben ortada bir sorun da göremedim, neden bu kadar dramatize edildiğini anlamadım-, ardından Kabil'deki eski komşu çocuklarının Amerika'daki yolsuzluklarla dolu hayatlarını -bu iki kardeşin öyküsünün de çok detaylı ve hikayeye çok katkısı olmadığını düşünüyorum, ve Peri'nin ve aslında çok çok daha başka birçok karakterin kendi dilinden kendi hayat hikayelerini paylaşmalarını dinliyoruz. Dediğim gibi her öykü kendi içinde uzun öyküleri de barındırıyor. Sadece Abdullah'ı okuyamıyoruz. Onu en son, kızı Peri'nin kendi hikayesini anlatırken değindiğini görüyoruz. Halbuki beni en çok yaralayan Abdullah olmuştu. Pakistan'daki esir kampında neler yaptığını merak ettim, karısı Sultana ile nasıl tanıştıklarını ve nasıl evlilik kararı aldıklarını merak ettim. Ya da Amerika'ya nasıl geldiklerini? Bazı karakterler, kıymetli karakterler öylece öldü. Belki de bu amaçlandı bilmiyorum.
Ama beni yaralayan şey kendimi o kadar çok Abdullah ve Peri okumaya odaklamıştım ki... Bu ben de hayal kırıklığına neden oldu. Evet, doğru. Abdullah'ı dinlemek, okumak ne muhteşem olabilirdi. Ama belki de hayat böyle. Öykün ne kadar muhteşem olursa olsun her zaman onu daha iyi anlatabilecek insanlar mevcut olabilir. Ve sen uzun bir öyküsünün başrolü olarak değil de sadece bir nesnesi, gerekçesi olarak hatırlanan birisi olabilirsin.
Ancak şunu da söylemeliyim ki kültürel dil benim için çok önemliydi. Yani eserin kurgusunda kendi çapımda eksiklikler hissetsem de edebi olarak tam bir doyuma ulaştığımı söyleyebilirim. Ve galiba bu kitap konusunda beni mutlu eden taraf da buydu.
Ve son olarak, Peri ve Abdullah'tan yola çıkılmış olsa da bir yerlerde bu hikayelerin benzerlerini yaşayan insanlar olduğunu biliyorum. Para karşılığı satılan bebekler, esir kamplarında büyümeye zorlanan çocuklar, ellerine silah tutulmuş yeni yetmeler ve hiçbir şeyden haberi olmayan, bazen gücün, bazen şatafatın, bazen yoksulluğun ya da bazen de yoksunluğun esaretinde kalmış bazı kadınlar... Sizler adına üzgünüm. Bu kitap da hiçbir şeyi değiştiremez.